6 Aralık 2012 Perşembe

Yolcu: Cehennem'e Açılan Kapı


Kendini çıplak hissediyordu. Çırılçıplak. Kat kat örtünse yine de bu duygudan kurtulamazdı. Bu his bedeninin çıplaklığından değil, benliğinin ilahi bir gücün önünde görünür kılınmasından kaynaklanıyordu.

Burada sır yoktu. Burada yalan yoktu. Sadece gerçekler vardı. Burada şeffaflık vardı. 

İşlediği her günahın pişmanlığını hissediyordu şimdi. Günahları bilinç kazanmış ondan hesap soruyordu. Kafasının içinde binlerce ses duyuyordu. Binlerce farklı ses ona neden, diye soruyordu.

Neden? Neden? Neden?

Sesler zihnini kemirirken arkasını döndü. Köşkün kapısından tekrar girebilirse... Bu seslere daha fazla katlanamayacaktı. Bu utancı daha fazla kaldıramayacaktı. Burada olmaya daha fazla dayanamayacaktı.

Ama kapı yoktu. Onun yerinde bir yarık vardı. İki farklı boyutu birbirine bağlayan geniş bir yarık. Sanki soluk alıyormuş gibi genişleyip daralıyordu. Hırsız yarıktan köşkün içini görebiliyordu. Tozlanmış eşyaları, basamakları… Ve basamakların sonunda yatan bedenini. Bir ayakkabısı ayağından fırlamış, kan gölünün içinde hareketsiz yatıyordu, ipleri kesilmiş bir kukla gibi. Başı, boynunun üstünde hayatta kalmasına imkân tanımayacak bir şekilde dönmüştü. Kanla kaplı yüzü sırtının olduğu tarafa dönüktü ve gözleri açıktı. Yanaklarından çenesine doğru süzülen kan, gözyaşını andırıyordu. Sanki bedeni yarığın diğer tarafındaki kısmına bakıyor, onun için üzülüyor, gözyaşı döküyordu. 

26 Kasım 2012 Pazartesi

Yeniden Merhaba Korku

Bir süredir korku filmi izlemiyordum. Geri dönüşü, uzun süredir merak ettiğim bir Wes Craven yapımı ile gerçekleştirdim: Breed (2006)


İyi bir açılış oldu mu diye soracak olursanız, olmadı diye yanıtlarım sorunuzu. Ne yalan söyleyeyim, Michelle Rodriguez olmasaydı sonuna kadar bile izlemez, filmi yarısında kapardım. Her sahnede kahramanlarımızdan bir parça et koparmaya çabalayan vahşi köpekler pek hoşuma gitmedi açıkçası. Belki de her gördüğü köpeğin boynuna sarılan bir adam olmamdır neden, kim bilir.

İyi kötü açılışı yapmıştım artık. Bir kurt adam filmi ile yola devam etmeye karar verdim. Werewolf: The Beast Among Us (2012) bende büyük bir beklenti uyandırmasa da eli yüzü düzgün bir film gibi göründü gözüme. Kara bir kumaş gibi dalgalanan gökyüzü, bu kumaşa dikilmiş kemikten bir düğmeyi andıran dolunay, ölüm saçan lanetli canavar, parçalanan zavallı kurbanlar, masum genç kız… E, insan daha ne ister ki bir korku filminden. Hemen izlemeye koyuldum. Ne yazık ki her geçen dakika, filme olan ilgimden bir parçayı alıp karıştırdı zamana. Karşımda vasat bir kurt adam filmi vardı. Ve yine yanlış bir seçim yaptığımı kabul etmem gerekiyordu.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Yolcu (Öykü - Bölüm 8/8)

12

Münzevi diğer yol göstericilerle birlikte bir günahkârın peşindeydi. İstese kaçmaya uğraşan ruhu anında yakalayabilirdi. Ama görevinin bu olmadığının bilincindeydi. Yapması gereken, diğerlerine yardım etmek ve onu trene doğru sürmekti. Günahkâr trene binince başka bir ruhun peşine düşeceklerdi. Ve bu böylece sürüp gidecekti.

Ta ki kıyamet kopana dek.

Bu yüzden münzevi, hızını ayarlayarak takibi sürdürdü, önündeki ruhun az önce onu öldürmeyi planlayan hırsıza ait olduğundan habersiz olarak.

   13

Hırsız ardına dönüp bakmaya korkuyordu. Zaten buna gerek de yoktu. Peşinde olduklarının farkındaydı. Hatta tepesinde uçuştuklarını hissediyordu, tıpkı akbabalar gibi. Kollarının altındaki şeffaf kanatlarını germiş tepesinde süzülüyorlardı.

Onlardan daha ne kadar kaçabileceğini bilemiyordu. Ya da nereye kaçabileceğini. Hatta isteseler onu anında yakalayabileceklerini düşünüyordu. Hala yakalanmamış olmasının nedeni onunla oynuyor olmalarıydı. Ama sonunda sıkılacaklardı. Sonunda sıkılacak ve onu yakalayacaklardı. Yakalayacaklardı ve… İşte bunu düşünmek istemiyordu. Bu yüzden kaçabileceği kadar kaçacaktı, çabuk sıkılmamalarını umarak.

6 Kasım 2012 Salı

Yolcu (Öykü - Bölüm 7/8)


“Öldüm…” İşte hırsızın, kulağına çalınan fısıltıdan anlayabildiği tek kelime bu oldu.  Kelime kulağına ulaşınca tüm bedeni buz kesti, tıpkı bir ölü gibi. Kitap elinden düştü, zemine çarptı ve sayfaları iskambil kâğıtları gibi etrafa saçıldı.

“Kim var orada?” dedi, ağlamaklı bir ses tonuyla, feneri odanın içinde dolaştırırken. Karanlık sessiz kalmayı tercih etti. Soluğunun ve camı döven yağmurun dışında bir ses işitilmiyordu.

“Her kimsen…” Tükürüğünü yutamayınca cümlesini tamamlayamadı. Öksürmeye başladı. Neredeyse kendi tükürüğüyle boğulacaktı. Bedeni en ilkel dürtüsünün egemenliği altına girmiş, tüm mantıklı düşünceleri uçup gitmişti. Az önce avcı olan kişi şimdi ava dönüşmüş titriyordu.

Bir an kendi kendini korkuttuğunu düşündü ve kontrolünü kaybetmemeye çalıştı. Köşk eskiydi ve dışarıda hava çıldırmıştı. Rüzgâr mermi gibi kullandığı yağmur damlalarıyla köşke saldırıyor, asırlık tahtaları gıcırdatıyordu. Karanlık bir odadaydı ve az önce elinde hayatı boyunca rastladığı en korkunç kitabı tutuyordu. Bu durumda olan bir kişi duymak istediğini duyar, görmek istediğini görürdü.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 6/8)

      7
Hırsız koridorun sağdan ikinci kapısını açtığında, zihni de geçmişe bir kapı açtı. Yıllar öncesine. Tam on dört yıl öncesine. Ölesiye dövüldüğü, tüm hayatının bir anda değiştiği bir başka yağmurlu geceye.

Bu kapıyı açan bir fotoğraf olmuştu. Duvarda asılı olan siyah beyaz bir fotoğraf. Yarım asır öncesinden kalan bir kare. Bir düğünde çekilmişti. Fotoğraftaki gelin elinde kocaman bir bıçakla üç katlı bir pastanın en üst katını kesiyor, damatsa otuz iki dişini gösterecek bir şekilde sırıtarak az sonra karısı olacak kadını izliyordu. Hayatlarının en mutlu gününü yaşadıkları kesindi.

Hırsız köhne köşkün bu rutubet kokan odasında gördüğüne inanamıyordu. Bu fotoğraf orada asılı olamazdı. Bu gerçek olamaz, diye düşündü. Böyle şeylere ancak filmlerde rastlanırdı. Üç beş kişinin, sanki koca dünyada sadece onlar yaşıyormuş gibi sürekli karşılaştığı o uyduruk filmlerde. Ve bu gerçek hayattı. Filmlerin o şaşmaz adaletinin yaşanmadığı, yalnız acımasızlığın kurallarının geçerli olduğu ve içinde bu tür tesadüflere yer olmayan hayat. Muhtemelen aklı ona bir oyun oynuyordu. Evet, muhtemelen öyle olmalıydı. Sadece bir oyun. Buraya gelmeden önce alkol almıştı, değil mi? Üstelik birkaç tane de hap yutmuştu. İşte bu yanılsamanın nedeni bunlar olmalıydı. Tek yapması gereken gözlerini kapatmak ve bir an sonra açıp fotoğrafa yeniden bakmaktı. O zaman fotoğraf değişecekti. Gözlerini açınca göreceği şey, az önce gördükleri olmayacaktı. Belki bir manzara resmi görecekti. Tam ortasında akan bir dere ve derenin iki yanında çam ağaçları olan yağlı boya bir tablo mesela. Ama kesinlikle pastayı kesen bir gelinle, onun başında dikilen bir damat görmeyecekti. Bundan emindi.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 5/8)

          3
Bodruma açılan kapı kilitli değildi ama uzun yıllardır kullanılmadığından olacak sıkışmıştı. Yine de içeri girmek bir dakikasını bile almadı. Birkaç omuz darbesinden sonra kapı pes etti.

Bodrum düşündüğünden de kötü durumdaydı. Bileklerine kadar suyla dolmuştu ve havaya ağır bir çürük kokusu hâkimdi. Tavanı yüksek, ama içerisi küçüktü. Artık parça parça olmuş çarşaflara sarılı eşyalar sağlı sollu üst üste dizilmişti. Ürkütücü bir görünüme sahiptiler. İnsan bol korku romanıyla zenginleştirilmiş bir hayal gücüyle onları istediği forma sokabilirdi. 

Cebinden çıkarıp yaktığı fener; ön ayakları kırık olduğundan başka eşyaların üstüne dayanmış bir dolabı, rulo yapılıp ona yaslanmış bir halıyı, küçük bir sehpayı ve -bir anlığına da olsa- tekrar karanlığa kavuşma ümidiyle eşyaların aralarına kaçışan minik canlıları görünür kıldı. Sıçanlar karanlığın güvenli kollarına sığındıklarında çıkardıkları tıkırtılar da kesildi. 

Bodrum halkı hiç de misafirperver değildi. Ve hırsız buna memnun oldu.

14 Ekim 2012 Pazar

Yolcu (Öykü - Bölüm 4/8)

Yıllar Sonra Bir Yağmurlu Gece Daha
1
Sürücü koltuğuna gömülmüş, yağmurun yıkadığı köşkü izlerken sağduyusu işi ertelemesinin akıllıca olacağını fısıldadı kulağına. Belki gelecek haftaya, güneşli bir günün ılık gecesine. Gökyüzünün beyaz beneklerle kaplı lacivert bir okyanus gibi olduğu ve duyduğu en sinir bozucu sesi çıkaran silecekleri çalıştırmak zorunda olmadığı bir geceye.
Sağduyusu haklıydı, her zamanki gibi.
Ama o gece onu dinlemedi. Kulağına fısıldadıkları umurunda bile değildi, her ne kadar içlerinde haklılık payı taşısalar da. Bu işi bu gece halledecekti. Yağmur değil, taş yağsa fark etmezdi onun için.
Köşkü bırakıp sokağın kenarındaki ızgaralardan taşan suyu izlemeye başladı. Taşan su bir nehir gibi akıyor, çürümüş yaprakları, dal parçalarını, çöpleri beraberinde sürüklüyordu. Hırsız Cehennem’i düşündü. Eğer gerçekten bir Cehennem varsa muhtemelen kanalizasyon gibi dolup taşacaktı. Taşacaktı ve içine sığmayan ruhları dışarı kusacaktı.
O kadar günahkâr vardı ki.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 3/8)


                                                            5
Midesi bulanıyordu, hem de her gece. Ve Baba’nın koynuna girmeyi sürdürdükçe de bulanmaya devam edecekti. Ama çaresizdi. Adam bir kez tadını almıştı. Şimdi her gece aç kurt gibi yanına çağırıyordu onu. Çağırıyordu ve kızın çelimsiz bedenine oranla dev gibi olan cüssesiyle üstüne çullanıyordu. Kaygan bir yaratık gibiydi. Sanki vücudu ter yerine sıvı yağ üretiyordu. Yine de memnundu halinden. Baba olmasa daha beter durumlara düşeceğini biliyordu. Şimdi en azından karnı doyuyor, can güvenliği sağlanıyordu, ki bunların karşılığında yaptığı şeyleri yadırgamıyordu. Öyle tuhaf istekleri yoktu Baba’nın. Sıradan bir erkeğin istediklerinin dışına çıkmıyor ve kızı sıradan bir erkek kadar tatmin edebiliyordu.

Tek alışamadığı kokuydu. Ter kokusu. Adam ıslak fare gibi kokuyordu. O yüzden Baba sızana kadar dayanıyor, sonra yanından kalkıp ciğerlerini temiz havayla doldurmaya çıkıyordu. 

O gece de öyle yaptı. Adam boğulmuş motor gibi sesler çıkarmaya başlayınca kendini dışarı attı. Hava serin, gece güzeldi. Yıldızlar lacivert gökyüzünde periler gibi parlıyor, ay hepsinin kralıymış gibi hüküm sürüyordu. Kollarını ovuşturarak uzaklaştı barakalardan. Zaten topu topu beş baraka vardı. Barakalar Sokağı… Fazla iddialı bir addı burası için. Külotunun lastiğine sıkıştırdığı sigarayı çıkarıp kibritle yaktı. Amma da soğuktu hava. Terliğin içindeki ayakları donuyordu; külotunun içinden çıkan sıska bacakları buz kesmişti. Yırtık pırtık hırkasının içindeki bedeni titriyordu. Kurumuş dudaklarının arasındaki sigaradan ilk nefesi çekerken Baba’nın barakasının önünde bir gölge gördü. Uyuz bir köpek olmalıydı. Başka ne olabilirdi ki zaten? Muhtemelen Baba’dan daha beter kokmayan bir sokak köpeği. Ama daha dikkatli bakınca yanıldığını anladı.

2 Ekim 2012 Salı

29 Eylül 2012 Cumartesi

'Lili': Kaybettiğimiz Masumiyetin Filmi

 
Sonu en başından tahmin edilse de, yüzümüzde sürekli bir tebessümle seyredeceğimiz, kaybettiğimiz masumiyeti bize hatırlatacak harika bir klasiktir “Lili”.
 
Yazıya ulaşmak için:

'Lili': Kaybettiğimiz Masumiyetin Filmi - Milliyet Sanat / Art Blog

Yolcu (Öykü - Bölüm 2/8)

Bir su birikintisinin içinde, kendi kanının tadıyla uyandı. Burnundan sızan kan dudağının üstünde kurumuştu. Tıkalı burnu yüzünden zorlukla nefes alıyordu. Sağ elinin işaret parmağı diğerlerinin iki misli olmuştu ve tırnağı yarısından kopmuştu. Onu oraya atmışlar mıydı, yoksa yürüyerek buraya kadar gelip bayılmış mıydı? Hatırlamıyordu. Tek hatırladığı fotoğraflardı. Melek kadar güzel bir kadının fotoğrafları. Onlar yüzünden dayak yemişti. Hatta dayaktan da öte ölesiye dövülmüştü ve belki de getirilip bu pis su çukurunun içine atılmıştı.

Daha önce de dayak yemişti. Bir kez kolunu kırmışlardı.  Hatta iki kez de bıçaklanmıştı, ama bu en beteriydi. Canının hiç bu kadar fazla yandığını hatırlamıyordu. Tüm vücudu uyuşuyordu. Nefes alıp vermeyi kesmek istiyordu. Kesip ölmek. Acısı dayanılmazdı.

Acıdan içi geçti. Tekrar bayılacaktı ki bir ses duyunca biraz olsun kendine geldi. Ses gittikçe yaklaşıyordu. Ve hayatında ilk kez dua etti. Bir daha hırsızlık yapmayacaktı. Asla! Küfür bile etmeyecekti.

Lütfen, diye düşündü. Lütfen birisi beni buradan kurtarmaya gelmiş olsun. Yalvarırım. Lütfen, lütfen, lütfen, bir daha asla…

Ses daha da yaklaştı ve…

22 Eylül 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 1/8)

Yağmurlu Bir Gece 

1
Karanlık bir göğün altında, çevresine hayrı olmayan bir sokak lambasına dayanmış iki eli cebinde ıslık çalıyordu. Rüzgâr hızını artırmaya başlamıştı. Havlama sesinden geçilmeyen sokak o gece sessizdi. Tek bir köpek bile görünmüyordu ortalıkta. Yağmur yağacağını hissedip bir yerlere sığınmışlardı anlaşılan. Belki hissettikleri başka şeyler de vardı, kim bilir. 

Bir tarafında iki katlı evler sıra sıra dizilmişti sokağın. Kimisi yeni beyaza boyanmış, kimisi bakımsızlıktan kararmıştı. Bir devin ağzındaki dişleri andırıyorlardı. Diğer tarafında ise mezarlık uzanıyordu. Sıra sıra mezar taşlarının dizili olduğu kasvetli bahçe. Sokak sanki insanın değişmez yazgısını sahneliyordu.

Bir gün bir taraftaydınız, diğer gün öbür tarafta.

O böyle şeylere aldırmazdı. Ne mezarlıktan korkardı, ne de kırık camlarından sizi birisinin gözetlediği izlenimine kapıldığınız tekinsiz evlerden. Her gece, ya bir sokak lambasının altında durup ya da mezarlık duvarının üstüne oturup beklerdi. Sokak tekinsiz de olsa elbet birileri geçerdi. Yolu kısaltmak isteyen cahil cesaretine sahip bir genç, boş evlerden birini otel olarak kullanmaya niyetli bir çift ya da mantığını içkiye teslim etmiş bir sarhoş, soyulacağından habersiz bu sokağa adım atardı.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Öyle Roman Kahramanları Vardır ki...


Öyle roman kahramanları vardır ki, kitabı okuyup bitirseniz de bırakmaz sizi. Ete kemiğe bürünmezler belki;  yine de bir şekilde varlıklarını hissettirirler size.
Karamazov Kardeşler’le tanıştıysanız, o temiz yüzüyle ruhunuza işler Alyoşa. Bir çocuğu gülümsetip mutlu ettiğinizde yanı başınızda hissedersiniz bu en genç Karamazov’u. İki tek atmaya basık tavanlı bir meyhaneye uğrarsanız, Dimitri’yi görür gibi olursunuz karşı masanızda. Ve şeytanın, Ivan’dan sonra sizi de ziyaret etmesinden korkarsınız bitmek bilmeyen ayaz bir gecede.

Öyle roman kahramanları vardır ki, kitabı okuyup bitirseniz de bırakmaz sizi. Ete kemiğe bürünmezler belki; yine de bir şekilde varlıklarını hissettirirler size.
Hayran hayran baktığınız aynada Dorian Gray’in yüzünü görebilir, gri bir göğün altında yürürken omzunuza çarpıp ardına bile bakmadan yürüyüp giden hırpani görünüşlü bir genci Raskolnikov sanabilirsiniz. Ya da bunaltıcı düşlerden uyandığınızda bir sabah, kendinizi Gregor Samsa gibi kocaman bir böcek olarak bulacağınızı düşünebilirsiniz. Ve haytalık peşinde koştursa da yüreği tıka basa iyilikle dolu her çocukta Zeze’yi bulabilirsiniz.
Öyle roman kahramanları vardır ki, kitabı okuyup bitirseniz de bırakmaz sizi. Kim bilir, belki ete kemiğe de bürünürler.
Sonuçta hepimiz bir romanın kahramanları değil miyiz?

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Doğum (Kan Yaşamdır) (Öykü)



Kan yaşamdır.
Bela Lugosi - Dracula

Bölük pörçük görüntüler belirmeye başladı kafasında. Önce sadece görüntüler vardı. Sonra sesler eklendi onlara. Kendi kahkahalarını işitmeye başladı. Birisi daha vardı yanında. Bir çocuk… Onunla birlikte geniş koridorlarda koşturuyorlardı. Neresiydi burası?

 Sonra birden değişti görüntü. Çocuk karşısında duruyordu artık. Yüzü bir çocuğun yüzüydü, ama gözleri…  Zekâ ve özgüven fışkırıyordu o gözlerden. Gün gelip dünyayı dize getirecek birinin alev alev yanan gözlerine sahipti.

“Kanımın son damlasına kadar,” dedi çocuk. “Kanımın son damlasına kadar yanındayım.” Sonra mücevherlerle bezeli bir hançerin keskin yanını sağ kolunun iç kısmına sürttü. Kırmızı bir çizgi belirdi kolunda. Ve kan ardında ince bir iz bırakarak dirseğine doğru süzülmeye başladı. Çocuk bu kez ona uzattı hançeri.

7 Ağustos 2012 Salı

Oğul (Öykü)

Frpnet, Frpworld ve Kitap Kokusu sitelerinin ortaklaşa düzenlediği 
2009 tarihli "Korku Öyküleri Yarışması" ikincisi.


Ağacın silueti, gökyüzünün kızıllığına damlatılmış bir damla mürekkep gibiydi. Sanki her saniye dağılmaya, yayılmaya devam ediyordu. Gövdesi genişliyor, kara dalları uzuyor, kızıllığı yutup karanlığına katmaya çabalıyordu.

Aslında ağacın büyüdüğü falan yoktu. Öyle gözüküyordu, çünkü… Çünkü ilerliyordu; toprağın içinden çıkardığı kökleriyle ona doğru yaklaşıyordu. Kana susamış tek gözlü bir dev gibi değil; havada süzülerek ilerleyen habis bir hayalet kadar sessiz, gözleri önünde sallanan bir zincirin ucundaki köstekli saat kadar hipnotize ediciydi.

Ayyaş elinde baltası donup kalmıştı. Kâbusları daha da beter hale sokan karabasan görünmez kollarıyla sarılmıştı bacaklarına. Kıpırdayamıyordu, bağıramıyordu. Sadece izliyordu.

Ve ölüm, ağaç kılığına girmiş yaklaşıyordu.

3 Ağustos 2012 Cuma

Hansel ve Gretel Elm Sokağı'nda

Gretel, cadının fırının ağzına eğildiği anı fırsat bilmiş. “İşte tam zamanı!” diye düşünmüş. Tüm gücünü toplamış. Cadıyı tuttuğu gibi fırındaki alevlerin arasına itivermiş. Cadı fırında cayır cayır yanarken, o mahzene koşmuş. Sevinçle bağırıyormuş:
“Kurtulduk Hansel! Cadıdan kurtulduk!”
Grimm Kardeşler, “Hansel ve Gretel”

Hepimizin bildiği masal, defalarca kez duyduğumuzdan mı, yoksa aklımıza bir çocuk kitabında yer alan masum bir öykü olarak kazındığından mı bilinmez ama hiçbir zaman bir korku öyküsü olarak görünmemiştir gözümüze.    

Siz bakmayın masum bir masal kılığına büründüğüne, aslında rahatlıkla bir korku öyküsü sayılabilir, tıpkı diğer pek çok masalın sayılabileceği gibi. (Karnı yarılıp içine taş doldurulduktan sonra kuyuya atılıp boğulan hain kurdu, kurduğu hayaller son kibritiyle birlikte tükenip gidince donarak can veren kibritçi kızı getirin aklınıza.)  

17 Temmuz 2012 Salı

Stephen King: 22/11/63


Hepimiz hata yaparız. Bazen ufak tefek, bazen hayatımızı tümden değiştirecek büyüklükte. Bundan kaçınmanın bir yolu yoktur. Doğru gibi görünen bir karar gün gelir yapışır yakamıza.  Söylenilen tek bir sözcük, kırılan sıkıcı bir ders, gerçekler uğruna feda edilen bir hayal…

Ancak geçmiş geçmişte kalmıştır, değil mi? Ve dünü tekrar yaşamanın bir yolu olmadığına göre verdiğimiz kararların sonuçlarıyla yaşamasını öğrenmek zorundayızdır.

Peki ya günün birinde, elinize dünü değiştirme fırsatı çıkarsa ne yapardınız? Üstelik size yalnızca kendi hayatınızı değil, milyonların hayatını değiştirme şansı sunulsa? Bir kahraman olma şansı? Kabul eder miydiniz?

Sizi bilmem, ama Lisbon Falls kasabasında yaşayan 35 yaşındaki edebiyat öğretmeni Jake Epping bu soruyu evet diye yanıtlar. Ve daha ne olduğunu bile anlayamadan kendisini 1958’de buluverir. Yapması gereken tamamen yabancısı olduğu bir dünyada beş sene geçirmek ve tarihin akışını olumlu yönde değiştirmek adına 1963’teki JFK suikastına engel olmaktır. Peki ya geçmiş… Değişmek istemekte midir? Jake istemediğini bilmektedir. Geçmiş kendini korumakta ve bunu yaparken de acımasız olabilmektedir. Böylece Jake hem tehlikeli insanlarla, hem de geçmişle mücadele etmeye başlar.

1 Temmuz 2012 Pazar

Altın Madalyon E-Dergi Sayı:3



BU  SAYIDA:

Loch Ness'in Gizemi 3. Bölüm.............................................Alper Kaya
Captain America - Bir Kahraman Öyküsü..............................R. Umar Gürsu
Uğursuz........................................................................Mustafa Men
Road to Perdition............................................................Caner Keler
Çizimleriyle....................................................................Serhan Yenilmez
Yanlış Adam-2. Bölüm......................................................Umut Çalışan
James Bond Dosyası-2.Bölüm"Kötü Adamlar".........................R. Umar Gürsu
Derin Analiz-Kara Murat....................................................Sefer Özdemir
Hansel ve Gretel Elm Sokağı'nda.........................................Kadri Kerem Karanfil
Oğul.............................................................................Kadri Kerem Karanfil
Peyami'nin Pertavsızı........................................................Peyami Kurtaran

29 Haziran 2012 Cuma

Stephen King - Bir Yazarın Kısa Öyküsü



Yeniyetme Bir Yazar
Çocuk brikete baktı. Amma da büyüktü. Ağır olmalıydı. Yine de kaldırıp taşıyacaktı onu. Nefes almayı unutan izleyiciler, gösteri bitip de soluk almayı hatırladıklarında ayağa fırlayacak ve onu ayakta alkışlayacaklardı. Mayo biçiminde, leopar derisi bir giysi içindeki çocuk için basit bir işti bu. Çünkü o Ringling Brothers Sirki’nin güçlü çocuğuydu.
Eğilip briketi kaldırdı ve spot ışığı altında taşımaya başladı. Kimse daha önce böyle güçlü bir çocuk görmemişti. Seyirciler çıt çıkarmıyordu.
Ancak bir anda kayboldu sirk. Çocuğun üstündeki giysi de, şaşkın seyirciler de, her şey… Hepsi yok oluverdi. Briketin altındaki yuvadan çıkıp çocuğu kulağından sokan bir eşek arısı bu hayali gösteriyi sonlandırmış, çocuk da gerçek dünyaya, içinde bulunduğu garaja geri dönmüştü. Üstelik elinden düşen briket ayak parmaklarını ezmişti.
Üç yaşlarındaki bu çocuk tahmin ettiğiniz gibi King’den başkası değildi. Ve bu şansız olay da çocukluğunu kâbusa çeviren olayların başlangıcı olmuştu.

8 Haziran 2012 Cuma

Yıldız Tornavida… 80 Kuşağının Sihirli Değneği



Diyeceksiniz ki bir çocuğun yıldız tornavida ile ne işi olabilir? Elbette artık bir işi olmaz. Hatta günümüz çocuğu bu tornavidayı görse tanımaz bile. Oysa…

Oysa 90’ların başında 10’lu yaşlarında olan bir çocuk için yıldız tornavida eğlencenin anahtarı anlamındaydı. Bir sihirbazın değneğe, Doroty’nin kırmızı ayakkabılarına, İndiana Jones’un kamçısına, Leyla’nın Mecnun’a ihtiyacı olduğu kadar onun da bu tornavidaya gereksinimi vardı. Neden mi? Kafa ayarı yapmak için elbette. Şimdiye kadar yazdıklarımdan bir anlam çıkaramayanlar muhtemelen otuz yaşın altındadır. Ama bu yazıyı okuyan… Evet sen! Eğer bu yaşın üstündeysen içinden geçen cümle mutlaka şudur:

“Hey gidi günler hey!”

6 Haziran 2012 Çarşamba

Ray Bradbury Aramızdan Ayrıldı


Ray Bradbury belki bedenen ayrıldı aramızdan, ama bir parçası her zaman yarattığı karakterlerde yaşamayı sürdürecek. 

Size günlerce o kiralık makineye (daktiloya) saldırarak, bozuk para atıp çıldırmış bir şempanze gibi tuşlara vurarak, yukarı koşup yeniden bozuk paralar getirerek, içeri girip kitap raflarına koşarak, kitapları çekip sayfalarını çevirerek, dünyanın en güzel poleni olan ve insanda edebi alerji yaratan kitap tozunu içime çekerek, sonra sevinçten kıpkırmızı bir halde tekrar aşağıya koşarak, bir sözü orada, bir başkasını şurada bulup filizlenen efsanemin içine yerleştirerek yaşadığımın ne kadar heyecanlı bir macera olduğunu anlatamam. Tıpkı, Melville'in kahramanı gibi, çılgınlığın çılgınlaştırdığı biriydim. Durmamın imkanı yoktu. Ben Fahrenheit 451'i yazmadım, o beni yazdı. Sayfalardan gözlerime giren, oradan tüm sinir sistemimi dolaşarak ellerimden dışarı fırlayan bir enerji çevrimi vardı. Daktilo ve ben, parmak uçlarıyla birbirine bağlı siyam ikizleri gibiydik.

Fahrenheit 451'in önsözünden

Işıklar içinde yat Bradbury!

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Frida



Güneşin, güzel yüzünü insanoğlundan esirgediği ve hüküm sürdüğü mavi okyanusu yağmur yüklü kara bulutlara bırakıp bir köşeye çekildiği bir pazar günü yapılacak en iyi şey kitap okumaktır. Böyle bir günde gerçeklikle bağları koparmakta fayda görmüşümdür oldum olası. Çok basittir bu iş. Bir kitabın kapağını kaldırmakla halloluverir. Bir parmak hareketi ve ver elini düş denizinin kıyılarını dövdüğü hayal adası.

Hayal adasına gitmek kolay olmasına kolaydır da, eğer okunmayı bekleyen birden fazla kitabınız varsa işiniz o zaman zordur işte. Şuna başlasan bu darılır, buna başlasan o kırılır…

Tarif ettiğim gibi bir pazar günü, fantastik kurgu romanlarımın ağırlıkta olduğu kitaplığımın önünde dikilmiş, bir yandan da size yukarıda bahsettiğim o kararsızlığı yaşıyordum. Ne de çok kitap birikmişti okunmayı bekleyen. Haydi artık birini alıp başlayayım diye düşündüm, düşündüm de düşünmekle olmuyor ki. Elim bir ona uzanıyor, bir buna. Neyse sonunda kara kaplı bir romanı kestirdim gözüme. Bir polisiye romanı. Yağmurlu bir gün için iyi bir tercih gibi görünüyordu.

Tam o sırada “Pişt,” dedi biri. Yok yok, yanlış duymuş olmalıydım. Muhtemelen düşperest aklım oyun oynuyordu bana. Odada yalnızdım ne de olsa.

“Pişt, buradayım.”

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Çizikli-yorum No: 1 - He-man Phantos'un Dişi Şeytanı



Prens Adam ve General, Phantos gezegeninde. Gezegenin kraliçesi Elmora’nın kara kaşı, kara gözü için orada değiller elbet. Amaçları Elmora’dan evrenin en güçlü metali olan photanium’u almak. Elmora da sağ olsun, aramızda bir photanium’un lafı mı olur diyor, kırmıyor kahramanlarımızı. Bizim Adam da kibar çocuk hani, kraliçeyi bitkin görünce iyi olup olmadığını sormadan edemiyor. Kuşburnu, ıhlamur içmesini ve balkona üstüne bir şey almadan çıkmamasını salık veriyor. General ise oralı bile değil. Aklı fikri metalde. Saat geç oldu, benim kız bekler, diye kestirip atıyor lafı. Böylece photanium’u yükleniyor ve kraliçeye veda edip dönüyorlar memlekete.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Sürgün Ruh, 80'ler Efsanesi ve Filmler


İsimsiz bir ruh, yanı başımızda olduğu halde algımızın ötesinde olan paralel bir evrenden sürgün edilir. Suçunu ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Zaten bu başka bir hikâyenin konusudur.

Her ne kadar üstün bir varlık olsa da kendi evreni dışında hayatta kalmasının imkânı yoktur. Yine de cezasını çekmeye razıdır. Tası tarağı toplar ve sürgün edildiği evrenin yolunu tutar. Bu evrende, üzerinde akıllı varlıkların hüküm sürdüğü mavi bir gezegen de vardır: Dünya

Ve ister şans deyin, ister tesadüf, bu gamlı ruh gelip karanlığın ortasında bir toz zerresi olan mavi gezegenimizi bulur. 1979’u bir sonraki yıla bağlayan gece dünya atmosferine girer, bulutların arasından sıyrılıp yeryüzüne iner.

Zavallı, bir köşede yıkılır kalır. Ama ömrü o kadar uzundur ki, son nefesini vermesi bile on yıl sürecektir. Ölüm döşeğindeki bu vakur ruhun kutsal nefesi dünyaya yayılmaya başlar. Rüzgâr, et ve kemikten öte bedenindeki sihirli tozları dört bir yana dağıtır.

İşte hafızalara kazınıp asla unutulmayan, hepimizin özlemle, tebessümle andığı 80’ler efsanesinin yaratılış öyküsü budur.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Kerime Nadir’den Dehşet Dolu Bir Gece

Kitaplar hayali dünyalara açılan pencerelerdir benim için. Kuşkusuz ekranın karşısına geçmiş bu yazıyı okuyorsan sen de benimle aynı fikirdesin. Sevdiğin bir yazarın kitabını eline alıp yatağına uzandığında ve o büyülü nesnenin ilk sayfasını açtığında boyut değiştirenlerdensin. Kâh sisli sokaklarda vampirleri kovalayan bir avcıya, kâh bilinmeyen gezegenlere yolculuk yapan bir uzay kâşifine, kâh ölüleri canlandırmaya çabalayan bir bilim adamına dönüşüp maceralara yelken açan bir kitapseversin.
Yatağında uzanıyor olduğun halde, maceradan maceraya koşmanı sağlayan tek büyülü nesne kitaptır herhalde. Son sayfasına kadar heyecan içinde okuduğun kitabı kapattığında kendini güvenli yatağında buluverirsin tekrar. Tüm tehlikeler, felaketler, vampirler, hayaletler sayfalarda kalmıştır.
Ama ya böyle olmazsa? Ya dehşet, sayfalarda kalmayıp gerçek hayata da sızarsa? Ya sandığın kadar güvende değilsen?
Dehşet Gecesi (1958) adlı romanın kahramanı Altınışık gazetesinin sahibi Mümtaz Evren, 1953 yılının Temmuz ayında trenle Hakkâri’ye doğru yola çıkar. Cilo Dağı’na yeni inşa edilmiş büyük bir turistik otelin açılış törenine davet edilmiştir. Mümtaz yataklı vagonda yalnızdır. File üzerinde valizleri duran diğer yolcu ortalarda yoktur. Kahramanımız, adamın ya treni kaçırdığını ya da trene başka bir istasyondan bineceğini düşünür. Üstelik yolcunun bileti de üzerlerinde “P.R.” harfleri olan valizlerden birinin sapından sarkmaktadır.

6 Mayıs 2012 Pazar

Sahaftan Alınan Kitap


Sahaftan alınan kitabın değeri bir başkadır.

O kitap, kendini sahafın tozlu raflarında bulana dek kim bilir neler yaşamıştır. Okunmuş, elden ele dolaşmış, terk edilmiş, sevilmiş, yarım bırakılmış, kırışmış, yırtılmış, sararmış, kapağı bantla tutturulmuş, belki de kapağı hiç açılmamış, bir yerlerde unutulmuş, üzerine bardaklar konulmuş, lekelenmiş, yıpranmış, eskimiş, sayfalarına notlar düşülmüş, karalanmış, cümlelerinin altı çizilmiş, arasında bir şeyler (bir uçak bileti mesela) unutulmuştur.

Kokusu bile değişmiştir. Kapağı demode olmuş, üzeri onlarca elin parmak izleriyle dolmuştur. Ardından yeni baskıları yapılmıştır. Belki de bir daha basılmamış, yazarı ölmüş, adı unutulmuştur. Hayatlara girip çıkmış, anılar biriktirmiş, kaldığı raflarda dostlar edinmiş, daha bir ağırlaşmıştır. 

Dediğim gibi, sahaftan alınan kitabın değeri bir başkadır.

Sahaftan bir kitap aldığınız zaman hayatın tozunu yutmuş bir dost edindiniz demektir.

Keşfetmediğiniz sahaf, karıştırmadığınız tozlu raf kalmasın. 

Nice dostlar edinmeniz dileğiyle. 

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Mavi Bisiklet (Öykü) / Ünlem Sanat Dergisi, Temmuz - Ağustos 2006


Hüngür hüngür ağlıyordu Meriç. Gözyaşları, kirli yanaklarından çenesine doğru bir iz bırakarak akıyordu. Bazen de çenesine ulaşmadan, elinin tersiyle siliyordu yaşları. Suratı beş karıştı. Ağlamaktan, çırpınmaktan terlemiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Dudakları bükülmüş, kaşları çatık bir halde babasına bakıyordu. Babası ise hala sakindi. Adamcağız sabırla ona durumu izah etmeye çalışıyordu.

“Niye anlamak istemiyorsun oğlum. Şu anda alamayız. Biraz sabretmen lazım.”

“Ama Hale’ye ayakkabı aldın baba. Oysa benim karnem ondan daha iyiydi. Arkadaşlarım bisiklete binerken ben peşlerinden mi koşayım?”

Bir iç çekti yılların emekçisi Ahmet Usta. Çalıştığı iplik fabrikası işçi çıkarmaya başlamıştı. Uzun süredir ustabaşıydı, ama artık deneyimli ustalara değil, gelişen teknolojiden anlayan mektepli gençlere ihtiyaç duyuluyordu fabrikada. O yüzden yeri sağlam değildi onun da.

29 Nisan 2012 Pazar

Clive Barker: Kabal - Kuzular Kurt, Kurtlar Kuzu Postuyla Karşımızda



Hayat, türlü kılıklara girip dört bir yandan saldırır her gün ve öyle bir gün gelir ki dayanamaz olur insan; artık taşıyamadığı yüklerden, kaldıramadığı sorumluluklardan, yabancılaştığı insanlardan kurtulmak, ardına bile bakmadan kaçıp gitmek ister. Çoğu zaman lafta kalır bu istek. Diline dolanan ve kendini tatmin ettiği bir yalan olmaktan öteye gidemez. Çekip gitmek o kadar kolay değildir. Ne kadar hırpalarsa hırpalasın toplum görünmez ipleriyle kendine bağlamıştır insanı.

Ancak ya toplum keserse bu ipleri. Ya bir balgam gibi tükürüp kurtulmak isterse sizden. O zaman ne yaparsınız? Nereye gidersiniz?

Boone, doktoru Decker’dan onlarca insanın katili olduğunu öğrendiğinde gidebileceği tek bir yer olduğuna karar verir. Burası fiziksel dünyanın ötesindedir. Ancak önüne atladığı kamyon gitmek istediği bu yere, ölüler diyarına kadar götürmez onu. Azrail’in listesinde sıra ona gelmemiştir henüz.

Hastane odasında, beyaz duvarların arasında yatarken sığınacağı bir başka yerin adı çalınır kulağına. Burayı daha önce de duymuş ama umursamamıştır. Oysa artık durum farklıdır. Boone günahlarla yüklüdür. Ve adını duyduğu bu yer, gerçek ya da hayal ürünü ne günah işlemiş olursanız olun affedilebileceğinizi vaat etmektedir.

Boone… Doktoru Decker’ın, sevgilisi Lori’nin, hatta son çaresi ölümün bile dışladığı Boone daha önce acı çekenlerden işittiği bu yere gitmeye karar verir.

Bu yer Midian’dır.

24 Nisan 2012 Salı

Tim Burton'ın "Çılgın Marslılar"ı


Tim Burton denince neler gelmez ki insanın aklına:

Ruhları kendi evlerinde sıkışıp kalan ölü çiftler (Beter Böcek), adaleti bildiği yoldan sağlayan yarasa adamlar (Batman), korkunç başsız süvariler (Hayalet Süvari), gerçek ile hayal gücünü harmanlayıp fantastik öyküler yaratan hayalperestler (Büyük Balık), evlenmek için dirilen bahtsız gelinler (Ölü Gelin), çikolata fabrikasını cennet bahçesine çeviren çılgınlar (Charlie’nin Çikolata Fabrikası), intikam hırsıyla yanıp tutuşan berberler (Fleet Sokağı'nın Şeytan Berberi), beyaz tavşanın peşine düşüp maceradan maceraya koşturan genç kızlar (Alice Harikalar Diyarında), kılıktan kılığa girip bizi her defasında şaşırtan Johnny Depp, Helena Bonham Carter, Burton’ın hayal gücünden fırlamış o çarpık, garip dekorlar…

Ve hem bilim insanlarının, hem de bilim kurgunun peşini bırakmaya niyetli olmadığı Marslılar. 

20 Nisan 2012 Cuma

Evcilik (Öykü) / Varlık Dergisi, Ağustos 2007


Ceviz ağacından kopardığım yaprakları salata yapmak için küçük küçük doğruyorum. Ayırdığım dut yapraklarını ise dolma sarmak için kullanacağım. Ben yapraklardan çeşit çeşit yemek hazırlarken Merve de masayı hazırlıyor. Ayşin ise oyuncak bebeğini uyutuyor. O yüzden Merve de, ben de işimizi sessiz yapmaya çalışıyoruz.

Sizin de anladığınız gibi evcilik oynuyoruz. İnanın bana şu iki küçücük kızdan daha fazla zevk alıyorum şu oyundan. Sevgi Teyze’nin pazara gideceği günü iple çekiyorum şu iki yumurcağa bakıp, onlarla oyun oynayabilmek için.

Keşke, diyorum içimden, keşke pazarın ta sonuna kadar gitse de hemen dönemese. Keşke yorulsa da yarı yolda oturup yarım saat dinlense.

Ben bunları düşünürken Ayşin, “Uyudu Nazlı,” diyor. Bebeğe bakarken yüzü masum bir tebessümle aydınlanıyor. Sonra küçücük elleri ile bebeğin saçlarını okşuyor. Acaba ben bebekken bana da böyle içten bir sevgiyle baktı mı birisi? O kadar güzel bir bebekmişim ki ben… Nazlı bebekten bile güzelmişim. Belki annem bakmıştır bana böyle. Belki… Düşünsenize ufacık bir çocuk, plastik bir bebeğe bu kadar sıcak bakabiliyorsa, herhalde bir ana da canına, kızına böyle bakabilir.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Lili: Kaybettiğimiz Masumiyetin Filmi


Yer küçük bir Fransız kasabası. Kasabaya yeni kurulan gezici karnavalda çalışan muhteşem sihirbaz Marcus, asık suratlı kuklacı Paul ve yardımcısı Jacquot kasabayı dolaşmaktadırlar. Hava güzel, kasaba renkli ve neşelidir.

“Günaydın beyefendi. Taze yumurtalarım var. İşte buradalar,” der satıcı kadın. “Bu sabah geldiler, seçebilirsiniz bile.”

“Ya şeftaliler nasıl?” diye sorar Marcus, yüzünde kocaman bir tebessümle.

“Şeftaliler mi? Nefis!” diye yanıtlar kadın.

Satıcı kadın, Jacquot ile konuşmaya başlamışken, çapkın Marcus da yanlarından geçmekte olan alımlı bir kadınla bakışmaktadır. Alımlı kadın merdivene yönelir ve işte tam o sırada Lili çıkar karşımıza. Bir elinde bavulu, öteki eli şapkası rüzgârdan uçmasın diye başında, telaşlı adımlarla basamakları inmektedir. Film boyunca birçok kez göreceğimiz o şaşkın ve endişe dolu yüzüyle Jacquot’nun yanına yaklaşır ve sorar:

“Affedersiniz. Bay Godet’i arıyorum, fırıncı.”

Jacquot, kasabaya yeni geldiğini, aradığı kişiyi satıcı kadına sormasını söyler ve zavallı Lili’yi başından savar.

14 Nisan 2012 Cumartesi

Stephen King: Bir Korku Yazarı (mı?)


Stephen King süpermarketteyken bir kadın yaklaşır yanına ve şöyle der:

"Sizi tanıyorum, siz Stephen King'siniz ve bu harika! Bir yazarla süpermarkette birlikteyim ve konuşuyorum. Ama kitaplarınızdan hiçbirini okumadım ve filmlerinizi seyretmedim. Çünkü korku romanlarını hiç sevmem."

"Peki, ne seversiniz?" diye sorar King.

"Mesela ‘Rita Hayworth'u Seven Adam’ adlı filmi severim," diye cevaplar kadın.

King, "Onu da ben yazdım," dediğinde "Hayır, siz yazmadınız," olur aldığı yanıt. "Ben yazdım," diye yinelediğinde kadın inatla "Hayır, yazmadınız," diye ısrar eder.

Anlayacağınız kadını ikna etmenin imkânı yoktur. Kafasının içinde, üzerinde korku yazarları yazan bir kutunun içine atmıştır King’i. Ve bu kutuda yer alan yazarların aşkla, meşkle işi olamaz.

Umarım siz de bu kadar inatçı değilsinizdir. Eğer King’in -yalnızca- bir korku yazarı olduğu konusunda değişmez yargılarınız varsa zamanınızı boşa harcamamanızı ve diğer yazılarıma göz atmanızı tavsiye ederim.

Beni ikna edici bulmadıysanız yazarın kendisine söz verelim, ne dersiniz. Bakın King bu konu hakkında neler demiş:

Benim bir korku yazarı olduğum hakkında genel bir kanı var. Aslında “Çağrı” bir aşk hikâyesiydi. Aynı zamanda “Büyücü ve Cam Küre” de öyle. Ben ne yazarsam onu yazarım. Sınıflandırmaları pek sevmem. Kitaplarımı okuyan insanlar, vermek istediğimi yeterince anlıyorlar. Demek ki bende kendimi sıkça açıklamak zorunda değilim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...