6 Ekim 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 3/8)


                                                            5
Midesi bulanıyordu, hem de her gece. Ve Baba’nın koynuna girmeyi sürdürdükçe de bulanmaya devam edecekti. Ama çaresizdi. Adam bir kez tadını almıştı. Şimdi her gece aç kurt gibi yanına çağırıyordu onu. Çağırıyordu ve kızın çelimsiz bedenine oranla dev gibi olan cüssesiyle üstüne çullanıyordu. Kaygan bir yaratık gibiydi. Sanki vücudu ter yerine sıvı yağ üretiyordu. Yine de memnundu halinden. Baba olmasa daha beter durumlara düşeceğini biliyordu. Şimdi en azından karnı doyuyor, can güvenliği sağlanıyordu, ki bunların karşılığında yaptığı şeyleri yadırgamıyordu. Öyle tuhaf istekleri yoktu Baba’nın. Sıradan bir erkeğin istediklerinin dışına çıkmıyor ve kızı sıradan bir erkek kadar tatmin edebiliyordu.

Tek alışamadığı kokuydu. Ter kokusu. Adam ıslak fare gibi kokuyordu. O yüzden Baba sızana kadar dayanıyor, sonra yanından kalkıp ciğerlerini temiz havayla doldurmaya çıkıyordu. 

O gece de öyle yaptı. Adam boğulmuş motor gibi sesler çıkarmaya başlayınca kendini dışarı attı. Hava serin, gece güzeldi. Yıldızlar lacivert gökyüzünde periler gibi parlıyor, ay hepsinin kralıymış gibi hüküm sürüyordu. Kollarını ovuşturarak uzaklaştı barakalardan. Zaten topu topu beş baraka vardı. Barakalar Sokağı… Fazla iddialı bir addı burası için. Külotunun lastiğine sıkıştırdığı sigarayı çıkarıp kibritle yaktı. Amma da soğuktu hava. Terliğin içindeki ayakları donuyordu; külotunun içinden çıkan sıska bacakları buz kesmişti. Yırtık pırtık hırkasının içindeki bedeni titriyordu. Kurumuş dudaklarının arasındaki sigaradan ilk nefesi çekerken Baba’nın barakasının önünde bir gölge gördü. Uyuz bir köpek olmalıydı. Başka ne olabilirdi ki zaten? Muhtemelen Baba’dan daha beter kokmayan bir sokak köpeği. Ama daha dikkatli bakınca yanıldığını anladı.

Hiçbir köpek aralık bir kapıdan içeri böyle sinsice süzülemezdi.

 ***
Baba ölüme davetiye çıkarır gibi kapıyı açık bırakmıştı. Ve o da aralıktan içeri süzüldü. Mum alevleri hırsızın rüzgarıyla titreşti. İçerisi loştu. Yanan mumların sayısı son ziyaretinde olduğundan azdı.

Oda leş kokuyordu, ama on gündür buna benzer bir kokunun içinde olduğundan farkına bile varmadı. Baba karşısındaydı. Bir adım ötesinde. İnsanlık dışı sesler çıkarıyor, ağzından salyalar akıtarak yatıyordu. Kız neredeydi acaba? Oysa onu Baba’nın yanında bulacağını sanmıştı. Önemi yoktu. Baba’nın işini bitirince kız ölmekten beter olacaktı zaten. Ölüm korkusundan altına edecekti. Baba’yı öyle bir doğrayacaktı ki, kız arkasına bakmadan yürüyemeyecek, kabus görmeden uyuyamayacaktı. Zihnine silinmez bir sahne kazınacaktı. Boğazı deşilmiş, gözleri oyulmuş, tıraşsız derisine yazılar kazınmış bir yüz. Kız her kabustan uyandığında kendi yüzüne bakacaktı. Sonra saatlerce ağlayacaktı. Aynı şeyin kendi başına ne zaman geleceğini düşünüp sinir krizleri geçirecekti.  

Hırsız bunları düşününce büyük bir mutluluk hissetti.

Cebinden kendi yaptığı bıçağı çıkardı. Tahtaya bağlı kırık bir cam parçası. İlkel bir silahtı ama kan akıtmaya yeterdi, can almaya da.

Baba o kadar savunmasızdı ki... Sanki boğazının kesilmesini ister gibi başını geriye atmıştı. İstese bir saniye sonra işini bitirebilirdi. Ama hayalleri gerçeğe dönüştürmek, onları kurmaktan daha zordu. Bir insanın canını almak başkaydı, alacağını düşlemek başka. Cam parçasını tuttuğu elini hissetmiyordu. Buz kesmişti. Ama artık vazgeçemezdi. Vazgeçmemeliydi. Bu kadar onursuz olamazdı. Havaya kaldırdığı cam parçası ölgün mum alevinde parladı. Bu ilkel bıçak, az sonra yapılış amacının hakkını verecekti, hem de fazlasıyla.
 ***
Sigarayı atıp koşar adım barakaya yöneldi. Gölgelerden falan korkmazdı. Hele sahibini tahmin ediyorsa. Tek yapması gereken geç kalmadan barakaya ulaşmaktı. Ulaşmak ve Baba’yı uyandırmak. Sonra Baba o küçük piçin boynunu kırıverirdi. Belki iyi bir ödül de alırdı bu sayede. Bağırmak için ağzını açtı. Art arda ilerlemeyi reddeden ayakları birbirine takılınca yere kapaklandı. Diz kapağını yumruk büyüklüğündeki bir taşa çarpınca nefesi kesildi. Şimdi değil bağırmak, nefes bile alamıyordu. Can acısı tüm vücudunu kapladı. Avuç içleri küçük taş parçalarıyla, ciğerleri havalanan kum zerrecikleriyle doldu.

Hırsız belki ufaktı, ama aptal değildi. Can almak için en iyi saati seçmişti. Tüm çocuklar işteydi. Ve sabaha doğru dönerlerdi ancak. Kız bir mucize bekledi, ona sonsuzluk kadar uzun gelen bir süre boyunca. Ama mucizeler ancak masallarda olurdu, gerçek hayatta değil. Ona bu yüzden gerçek hayat deniyordu ya zaten. Gerçek ve acımasız olduğu için. Bu yüzden hiçbir şey olmadı. Ya bir şeyler yapacak, ya da hırsız Baba’yı öldürecekti. Ve o zaman halinin ne olacağı, kimin eline düşeceği belli olmayacaktı.

Baba’dan önce kendi canını düşünmeliydi. Ve bir yerde canı Baba’nınkine bağlıydı.

Bu düşünce ona güç verdi. Kalkıp koşmaya başladı.
 ***
Hırsız eli havada beklerken bir çığlık işitti. Sahibini tahmin edebiliyordu. O da gelsindi bakalım.

Baba kan çanağı gözlerini açtı ve onları ilk diktiği de hırsız oldu. On gün önce kan kusturana kadar dövdüğü, altına işettiği hırsız şimdi başında dikiliyordu, Azrail’i olarak. Baba korkmuşa benzemiyordu. Ya da öfkelenmişe. Şaşırmıştı. İşte bu. Yüzünden okunan tek şey şaşkınlıktı. Şaşkınlık kan çanağı gözlerinden akıyordu.

“Sen,” diye fısıldadı, sanki söylediği kelimeyi ikisinden başka kimsenin duymasını istemiyormuş gibi.

“Evet, ben!" diye haykırdı hırsız, tüm dünyanın intikam çığlığını duymasını umut ediyormuş gibi.

Bu arada dışarıdan bir çığlık daha işitildi.

İki ağızdan da başka kelime çıkmadı. Bulundukları barakanın içinde kelimeler yetersizdi. Duyguları anlatmakta acizdiler. Bu yüzden gözleriyle anlaşıyorlardı.

“Yapma,” der gibi baktı Baba.

“Yapacağım,” der gibi parladı hırsızın gözleri.

Ve gözler de konuşmayı bıraktı. Sonra cam parçası Baba’nın etini yardı. O kadar kolay olmuştu ki. Hırsız, yüzüne fışkıran kandan büyük bir haz duydu. Kanla kutsanmıştı. Dokunulmazdı artık. Ulaşılmazdı. 

Baba elini boğazına götürünce ikinci darbe yanağına indi ve elmacık kemiğini gözler önüne serdi.

Hırsız kan çıkacak başka yarıklar açmaya devam etti.
 ***
Kız barakaya adım attığında hırsız, Baba’nın üstüne çullanmıştı. Elinde kesici bir alet olmalıydı. Bir bıçak ya da kırık bir cam parçası belki. Her ne ise parıldayarak indi adamın yüzüne. Baba’nın kanı hırsızın yüzüne sıçradı. 

Hayır bayılmamalıydı. Şimdi bayılamazdı. O küçük piçi öldürecekti. Evet, tüm yaşamını alt üst eden hırsızı gebertecekti. Lanet ve küfürlerle hırsızın üstüne atıldı.
 ***
Hırsız yeni bir yarık açmak için elini kaldırmıştı ki nefes alamamaya başladı. İşine o kadar dalmıştı ki kızın içeri girip dibine kadar sokulduğunu fark edememişti.  Kızın o sıska kolları düşündüğünden kuvvetliydi. Mengene gibiydiler. Delilik hücrelerine işleyip kuvvete dönüşmüştü.

Hırsız elinden ilkel bıçağı düşürdü. Yüzü kanla kaplıydı, ama beynine giden kan akışı kesilmişti. Başı dönmeye başladı. Görüntüler gittikçe bulanıklaşıyordu, sesler de. Kızın çığlıkları da zayıflamıştı. Her şey uzaklaşıyordu. Artık Baba yoktu. Kız da yoktu. Çığlıklar, baraka, mum alevleri, kan, intikam, ay ışığı, delilik, göz yaşı… Her şey başka bir gerçeklikte kalmıştı.

Sadece hiçlik vardı. Ve hiçliğin ortasındaki Varlık. Yüzü olmayan Varlık. Öylece durmuş hırsıza bakıyordu, gözleri olmamasına rağmen. İçinde bulunduğu karanlıktan daha karanlıktı. Yine de bir melek, diye düşündü hırsız. Bir melek…

Hırsız kendisini o kadar çıplak hissediyordu ki... Fiziksel bir çıplaklık değildi bu. Sanki bedeni şeffaflaşmış, ruhu görünür kılınmıştı. Günahları yüzeye çıkmış, Varlık’ın olmayan gözleri önüne serilmişti. Ve hırlamalar duymaya başladı. Varlık’tan değil, hiçliğin derinliklerinden geliyordu. Başlangıçta köpek hırlamasına benziyordu, ama ses yaklaştıkça yanıldığını anladı.

Hırsız kaçmadı. Dört yanı zifiri karanlıkla kaplanmıştı. Nereye kaçacaktı ki? Bu yüzden hareket etmedi, Varlık’ın iki yanında beliren garip yaratıkları gördüğünde bile. Hiçbirinin yüzü yoktu, tıpkı sahipleri gibi. Ve her biri Varlık’ın iki katı kadardı. İki ayakları üstünde duruyorlardı ama kolları o kadar uzundu ki yumruk yaptıkları ellerini bacaklarının önüne ön ayaklar gibi koymuşlardı. Uzun kollarının altında zarımsı şeffaf  kanatları gözüküyordu.

Her neredeyse kulaklarıyla duymuyor, gözleriyle görmüyordu. Duyu organları burada acizdi, tıpkı bu yaratıklar karşısında olduğu gibi.

Birden farklı bir ses duymaya başladı. Başka bir alemden geliyor gibiydi. Ses giderek yakınlaşıyordu. Ve bir insana aitti. Ses netleştikçe karanlık aydınlanıyor, yaratıklar şeffaflaşıyordu. Sonunda tamamen yok oldular ve hırsız çevresini yine beş duyusuyla algılamaya başladı. Yine barakanın içinde, bildiği dünyadaydı.

İlk hissettiği boğazına dolanan kolların gevşediği oldu. Kızın gücü tükenmek üzereydi. Bunu fırsat bilip onu bezden bir bebek gibi sırtından fırlatıp attı. Kız başını barakanın duvarlarından birine çarpıp, bir kukla gibi kolları bacakları çarpılmış halde düştüğü yerde kaldı.

Hırsız ellerini dizlerine dayayıp ciğerlerinin hasret kaldığı oksijeni solumaya başladı. Nefes alıp verirken boğazı acıyor, zorlukla nefes alıyordu. Sanki kızın sıska kolları hala boğazına sarılıydı. Ama hiçbir şey az önce gördüklerinden beter olamazdı. Her ne iseler cehennemden kaçıp bir anlığına karşısına dikilmişlerdi. İnsan aklının alacağı şeyler değildiler. Belki de bu yüzden, onları saniyeler önce görmesine rağmen tam olarak neye benzediklerini zihninde canlandıramıyordu. Buna şükretti, tüm kalbiyle. Elleri dizlerinde nefes alıp vermeye çalışırken, gördüklerinin gerçek olmadığına kendini inandırmaya çalıştı. Cehennemden değil, hayal gücünün derinliklerinden çıkıp gelmişlerdi. Sadece hayaldiler, o kadar. Boğazı sıkılan birisinin göreceği türden hayaller. Ama bir yanı tüm gördüklerinin gerçek olduğunu haykırıyordu. Ve izlediği yolun gün gelip onu yine oraya götüreceğini.

Biraz olsun kendine gelir gibi olmuştu ki, birisi saçlarından yakalayıp kafasını kaldırdı. Baba’ydı. Yüzündeki taze kesiklerden kan akıyordu, gözyaşı gibi. Yüzü kan ağlıyordu. Dağınık saçları da yüzü gibi kızıla boyanmıştı. Tam burnunun altından başlayıp çenesine uzanan kesik dudaklarını ikiye ayırmıştı.  Baba diğer eliyle hırsızın boğazını kavradı. Eli şaşılacak derecede güçlüydü. Hırsız boğazına yapılan bu ikinci saldırıdan sağ çıkamayacağını düşündü. Bu kez boğulup ölecekti. Ama onu asıl korkutan hiçlikti. Ve hiçliğin içindekiler. Belki gördüğü Varlık, Azrail’di. Ölüme yaklaştığı için karşısına dikilmişti. Eğer ölseydi onu alıp hiçliğe karıştıracaktı. Belki de içinde ateşler yanan bir cehennem yoktu.

Cehennem hiçlikti.

Korktuğu başına gelmedi. En azından boğularak öldürülmeyecekti. Baba onu bir köşeye fırlattı. Hırsız sırtını kapının yanında duran masanın köşesine vurunca nefesi kesildi ve yere yığılıp kaldı. Artık kendini sudan çıkmış bir balık gibi hissetmeye başlamıştı. Hem düşmanlarıyla, hem de nefes alamamakla mücadele ediyordu.  

Baba hırsıza doğru harekete geçti. Ne söylemeye çalışıyorsa anlaşılmıyordu. Ve yüz kasları hareket ettikçe yaralarından daha çok kan akıyordu. Yüzü lime lime olmuş, etleri sarkmıştı. Hırsız kendi eseri karşısında dehşete düştü. Karşısındaki Baba falan değildi artık.  Hırsız onu bir cam parçasıyla yok etmiş, insanlıktan çıkarmıştı. 

Bir şeyler yapmalıydı. Yoksa ölecekti. Evet, bu kadar basitti işte. Ya öldürecek, ya ölecekti. Buradan hep birlikte sağ çıkamayacaklardı. Barakanın içinde kol gezen ölümün birilerini yanında götüreceği ortadaydı. Bir şeyler yapmalıydı, ama ne? Cevabı bir metre kadar yanında buldu. Ve nefesi kesildiği halde sırtını masaya vurduğuna şükretti. 

İnsanlıktan çıkardığı Baba hırsızı tekrar saçlarından yakaladı ve bir kukla gibi kaldırdı. Bu arada kız kendine gelmiş ağza alınmaz küfürler savuruyor, Baba’ya talimatlar yağdırıyordu. Aklını kaçırmıştı. Ona ölümden önce deliliğin uğradığı açıktı. Boğazı yırtılırcasına haykırıyor, dediklerinin çoğu anlaşılmıyor, anlaşılanlar ise bir anlam taşımıyordu. Baba bir an aklını oynatan kıza baktı. Az önce seviştiği kız değildi gördüğü.   Ellerini havaya kaldırmış deliler gibi çırpınıyordu. Bir an sonra ise sert bir cisim kafasına indi. Hırsız masadan düşen yarısı dolu içki şişesini kafasına indirmişti. Şişe patladı ve cam parçaları etrafa yağdı. Baba hırsızı bırakıp geriye doğru birkaç adım attı ve sonra cama doğru yöneldi. Kızın gıkı çıkmıyordu artık. Sağ elini kaldırıp Baba’ya doğru yürümeye başladı. Sanki ona dokununca her şeyin düzeleceğini umuyordu. Hırsız tiyatro izler gibi izledi onları. Biraz olsun doğru düzgün nefes almaya başlamıştı. Uyduruk yapıyı oluşturan dört tenekeden duvar içinde ölümden en uzak kişi olduğunu düşündü.

Ve kızın dokunuşu Baba’yı tutuşturdu. Her yanını saran alevler onu bir meşaleye çevirdi. Hırsız bir an gerçekten Baba’nın kız dokunduğu için alev aldığını düşündü. Sonra yanıldığını anladı. Baba’nın alkole bulanmış vücudu cam kenarındaki bir mum aleviyle temas etmişti. İşte gerçek buydu. Adam kızı da yanında götürmek istiyordu sanki. Zavallıyı tutup kendisine doğru çekince kızın saçları alev aldı. Etten meşale bir kat daha büyüdü. Bir an sonra et kokusu ve çığlıklar birbirine karıştı. Kısa bir süre içinde Baba ve kızın bedenleri insanlıktan çıkıp kara bir nesne halini aldı. 
Hırsız ise kaçmıştı, Baba’yı, kızı, tüm geçmişini ardında bırakarak.
                                                               6
Baba var gücüyle koşuyordu. Durmamalıydı. Hatta yavaşlamamalıydı bile. Koşmaya devam ederse içine düştüğü bu zifiri karanlıktan ve peşindeki yaratıklardan kurtulacağına inanıyordu.

Bu yüzden kızın yardım çığlığına aldırmadı. Kız umurunda bile değildi. Zaten ne zaman umursamıştı ki onu. Ardına bile bakmadan koşmaya devam etti, öldüğünden ve bedenini uyduruk bir barakanın içinde, başka bir dünyada bıraktığından habersiz olarak.

Kız, Baba’nın aksine ardına dönüp baktı. Peşindeydiler. Her ikisinin de. Her ne iseler onları yakalayıncaya kadar duracağa benzemiyorlardı.

Ve kız bir şeyin daha farkına varmıştı. Etrafını saran karanlık falan değildi.  Hiçlikti. Hiçliğin içinde ilerliyorlardı. Yoksa ne önünde ilerleyen Baba’yı, ne de ardından gelenleri bu kadar net göremezdi.
“Geliyorlar!” diye haykırdı kız.

Yalvarırım, diye düşündü Baba, yalvarırım onu yakalasınlar. Yalvarırım onu yakalasınlar ve beni rahat bıraksınlar.

Birden peşlerindeki insanlık dışı sesler dışında bir ses duyuldu. Düdük sesini andırıyordu.

Baba sesin neye ait olduğunu anlamaya çalışırken siyah bir tren hiçliğin içinden çıktı.  Havada asılı duran dumansı rayların üstünde ilerliyordu. Vagonlarının ardı arkası kesilmiyordu. Binlerce olmalıydılar, hatta milyonlarca.

Ve tren görünmez bir durakta durdu. Alınacak iki yolcusu vardı. 

Devam edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...