14 Ekim 2012 Pazar

Yolcu (Öykü - Bölüm 4/8)

Yıllar Sonra Bir Yağmurlu Gece Daha
1
Sürücü koltuğuna gömülmüş, yağmurun yıkadığı köşkü izlerken sağduyusu işi ertelemesinin akıllıca olacağını fısıldadı kulağına. Belki gelecek haftaya, güneşli bir günün ılık gecesine. Gökyüzünün beyaz beneklerle kaplı lacivert bir okyanus gibi olduğu ve duyduğu en sinir bozucu sesi çıkaran silecekleri çalıştırmak zorunda olmadığı bir geceye.
Sağduyusu haklıydı, her zamanki gibi.
Ama o gece onu dinlemedi. Kulağına fısıldadıkları umurunda bile değildi, her ne kadar içlerinde haklılık payı taşısalar da. Bu işi bu gece halledecekti. Yağmur değil, taş yağsa fark etmezdi onun için.
Köşkü bırakıp sokağın kenarındaki ızgaralardan taşan suyu izlemeye başladı. Taşan su bir nehir gibi akıyor, çürümüş yaprakları, dal parçalarını, çöpleri beraberinde sürüklüyordu. Hırsız Cehennem’i düşündü. Eğer gerçekten bir Cehennem varsa muhtemelen kanalizasyon gibi dolup taşacaktı. Taşacaktı ve içine sığmayan ruhları dışarı kusacaktı.
O kadar günahkâr vardı ki.
Sırf kendisi bile yüzlercesini tanıyordu. Hırsızlar, uyuşturucu işinde olanlar, psikopatlar, katiller, kundakçılar… Dünya dönmeye başladığından beri milyarlarca suçlu yaşamış olmalıydı. Bu kadar ruhun sığacağı bir cehennemi aklı almıyordu. İmkânsız bir şeydi bu.
Zaten Cehennem’in varlığından şüpheliydi, tıpkı Cennet’inkinden olduğu gibi.  Dini inancı yoktu. Ama Cehennem’e benzer bir yer tanırdı.  Ne de olsa yirmi dokuz senedir içinde yaşıyordu. Ve adı dünya olan bu cehennemde herkese yetecek kadar yer vardı. Çünkü dünya, kendisiyle işi biten bedenleri toprağına karıştırıp, yenilere yer açabiliyordu.
Gökyüzünde bir anlığına beliren parlak damarlar geceyi gündüze çevirdi. Onu daldığı düşüncelerden uyandıran da bu oldu. Gece gündüzden birkaç saniyesini ödünç almıştı sanki.  Ortalığın aydınlanmasıyla kulakları sağır edecek gümbürtünün kopması bir olmuştu.
Tekrar köşke dikti gözlerini. Camlarının ardında görülen tek şey karanlıktı. Sanki köşkün içi cismani bir karanlıkla kaplıydı. Bir camı kırılsa karanlık dışarı akıp önüne çıkan her şeyi yutacaktı, tıpkı sokaktan aşağı akan yağmur suyu gibi.
Köşk bu kasvetli havasına rağmen göz alıcıydı. Sadece bakımsız bırakılmıştı, o kadar. İçinde tek bir kişinin yaşadığı düşünülürse neden bakımsız olduğunu anlamak güç değildi. Koca köşk ve bir münzevi. Adam tek başına yaşayamayacak kadar yaşlıydı oysa. -Hatta yaşayamayacak kadar yaşlı.- Buna rağmen köşkte kalan bir yardımcısı yoktu. Olsa mutlaka görürdü. Köşke haftada bir kez elinde torbalarla gelen bir çocuktan başka uğrayan yoktu. Dikenli teller, üstünde kırık cam parçaları olan yüksek duvarlar da yoktu. Ya da “Dikkat köpek var!” yazılı bir tabela.
Köşkü soymak bir körü dövmekten zor değildi.
Yine de köşkü bir aya yakın süredir izliyordu. İşini ciddiye alırdı.
Bu bir aylık süre zarfında münzeviyi sadece bir kez görmüştü. Bir hafta kadar önce.  -Ve nedense onu daha önceden tanıyormuş gibi gelmişti ona.- On dakika kadar, köşkün bahçesinde öylece durmuştu. Sadece on dakika. Havaya ihtiyacı olan bir yaratık gibi yaşadığı köşkünden dışarı çıkmıştı. Perişan haldeydi. Hastalıktan çarpılmış uzuvlar; çürümüş, yok olmak üzere olan bir bedenin içinde mahkûm olmuş bir ruh... Ölmek için can atıyor olmalı, diye düşünmüştü. Hiç kimse bu halde yaşamaya tahammül edemezdi.
Ve hırsız sığındığı arabasının içinden çıktı. Harekete geçmenin vakti gelmişti artık. Çıldırmış yağmurun dineceği yoktu. Başını omuzlarının arasına gömüp ellerini paltosunun cebine soktu ve köşkün duvarına doğru seğirtti. Köşke, bodruma açılan demir kapıdan girecekti.
Sırtındaki uyduruk palto yağmuru sünger gibi emiyordu. Daha, alçak bahçe duvarını aşamadan üç dört kilo ağırlaşmıştı. Ama aldırmadı.  Ruhuna biriken onca yükü taşırken palto onun için hafifti.
                                                                   2
Yağmur damlaları kanatlı böcekler gibi cama vurup duruyor, rüzgârla sallanan meşe ağacının gölgesi odanın duvarında dans ediyordu. Yağmurun sesi de, heybetli ağacın silueti de huzur vericiydi. Sanki doğa onu rahatlatmaya çalışıyordu.
Önündeki maun masanın üstü fotoğraflarla doluydu. Yüzlercesinden oluşan bir yığın. Şimdi başka bir hayatta yaşanmış kadar uzak olan anıların bir anını dondurup geleceğe taşıyan kâğıt parçaları. Belki binlerce kere baktığı fotoğraflardan birini aldı eline. Ona gülümseyen yüze baktı. Romatizmadan çarpılmış sıska parmaklarını dolaştırdı bu yüzde. Dudağının sağında oluşan gamzeye dokundu, sanki o sihirli çukurcuğu hissedebilecekmiş gibi. Ama fotoğraf iki boyutluydu. O yüzün sahibi yoktu artık. Gitmişti. Yıllar önce. Ondan geriye sadece bu iki boyutlu kâğıt parçaları kalmıştı. Fotoğrafı diğerlerinin yanına koydu.
Uzanıp masanın alt çekmecesini açtı. Aradığı içindeydi, ajandaların üstünde. Ölüm saçan siyah bir akrep gibiydi. Dokununcaya kadar zararsızdı. Uzanıp eline aldı. Ağırdı. Bu nesneyi kullanabilir miydi? Bunu gerçekten yapabilir miydi? Evet, yapabilirdi. Yapabileceğinden emindi. Bunu yapmaya mecburdu. Bu çürümüş kabuktan kurtulmalıydı artık. Doğa bile onun yanındaydı bu gece.
Ama silahın soğukluğunu hissedince her şey değişti. Tarifsiz bir korku cismanileşip yüreğini kapladı, oradan da tüm organlarını ele geçirdi. Damarlarında kan yerine sıvılaşan korkusu akmaya, yaşlı kalbi deli gibi çarpmaya ve nefes alıp verirken göğsü sıkışmaya başladı. Kasıkları idrar yüzünden sancıyordu. Silahın tuhaf bir soğukluğu vardı. Hastalık gibiydi. Önce silahı tutan parmaklarına bulaşmış, ardından tüm koluna yayılmıştı. Yavaş yavaş tüm vücudunu sarıyor, son kalan gücünü de buharlaştırıyordu. Ölüm saçan demir her geçen saniye ağırlaşıyor, ağırlaşıyor, ağırlaşıyordu.
Münzevi, kalan son güç kırıntıları da tükenmeden silahı kalbine dayamayı başardı. İşaret parmağı tetiğin üstünde titriyordu.
“Yapma,” dedi, sağduyusuna ait olmayan bir ses.
Münzevi dönüp sesin geldiği yöne baktı. Az ötesinde duran her kimse camın önünde dikilmiş, dışarısını izliyordu.
“Sen kimsin?” diye sordu, çıldırmış yağmuru izleyen yabancıya. “Buraya nasıl girdin?”
Ama soruları yanıtsız kaldı.
“Her kimsen defol git buradan! Beni rahat bırak!”
Yabancı, başını çevirip sağ omzunun üstünden baktı. Oysa gözleri yoktu, tıpkı burnu ve ağzı olmadığı gibi. Onların olması gereken yerde kara bir boşluk vardı. Yıldızsız bir gökyüzü gibi. Münzevi, oda karanlık olmasına rağmen görebiliyordu bunu.
Varlık tekrar başını çevirip, yağmurun altında bahçe duvarına tırmanan hırsızı izlemeye koyuldu. Adamın ruhu kirliydi. Kanserin sardığı bir vücut gibi hastalıklı, gece kadar karanlıktı. Her türlü günahla lekelenmişti. Cinayetle bile.
Onu bodruma açılan kapıdan girene kadar izledi. Sonra şarap renkli gökyüzünü izlemeye koyuldu ve;
“Kim olduğum önemli değil,” dedi. “İnan bana. Ya da ne olduğum.”
 Hayal görüyorum, diye düşündü münzevi. Gördüğüm gerçek değil. Köşkün ikinci katındaki çalışma odasında, deri koltuğunda kendi eliyle canını almak üzereyken, artık güvenmediği aklı ona oyunlar oynuyor olmalıydı.
Elindeki silaha baktı. Gücü tükenmeden bitirmeliydi bu işi. Bir an bile düşünmeden tetiği çekmeliydi artık. Bu dünyadan da, gerçeklerden de, hayallerden de kurtulmalıydı. Karısına kavuşmalıydı.
“İnan bana yapmak isteyeceğin son şey bu olmalı,” dedi Varlık. “Hiçbir affı yok.”
 “Karım…” dedi münzevi. Sesi fısıltı şeklinde çıkmıştı. “Onu o kadar çok özlüyorum ki.” Ağlamaya başladı, bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra.
“Bedenler toprak olur,” diye konuşmasını sürdürdü Varlık. “Bu hiçbir ölümlünün kaçamayacağı bir son.”
“Peki, benimki niye olmuyor?” diye bağırdı münzevi. Küçük bir çocuk gibi burnundan sümükler akıyordu. “Kaç yaşında olduğumu bile hatırlamıyorum artık. Şu fotoğraflar olmasa karımın yüzünü bile unutacağım.” Çalışma masasındaki yüzlerce fotoğraftan onlarcasını avuçlayıp Varlık’a doğru uzattı. Birkaç tanesi romatizmalı parmaklarının arasından kayıp yere düştü.
“O öleli… O öleli… O kadar zaman oldu ki…”
“Otuz yıl,” dedi Varlık düşünceli bir ses tonuyla, camdan dışarısını izlemeyi sürdürürken. “Otuz yıl, yirmi bir gün.”
“Sen… O musun? Eğer oysan lütfen al canımı. Eğer oysan bu bedenden kurtar beni. Sana yalvarırım...”
“Can alan melek mi?” diye sordu Varlık, içini çektikten sonra. “Ona imrendiğim zamanlar olmuyor değil.”
“Bana yardım etmelisin. Lütfen!”
“Yağmur…” dedi Varlık, münzevinin yalvarışlarına kayıtsız kalıp. “Tıpkı bir mucize gibi.”
Münzevi gözlerini yumdu. Titreyen parmağının tetiğin üstündeki baskısı arttı. Karşısındaki her neyse ona bir yararı dokunacağa benzemiyordu. Belki gerçek bile değildi.
“Yapma,” diye uyardı Varlık. “Yapma.”
Bu bir uyarıdan çok emirdi aslında.
Devam edecek…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...