29 Ekim 2012 Pazartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 6/8)

      7
Hırsız koridorun sağdan ikinci kapısını açtığında, zihni de geçmişe bir kapı açtı. Yıllar öncesine. Tam on dört yıl öncesine. Ölesiye dövüldüğü, tüm hayatının bir anda değiştiği bir başka yağmurlu geceye.

Bu kapıyı açan bir fotoğraf olmuştu. Duvarda asılı olan siyah beyaz bir fotoğraf. Yarım asır öncesinden kalan bir kare. Bir düğünde çekilmişti. Fotoğraftaki gelin elinde kocaman bir bıçakla üç katlı bir pastanın en üst katını kesiyor, damatsa otuz iki dişini gösterecek bir şekilde sırıtarak az sonra karısı olacak kadını izliyordu. Hayatlarının en mutlu gününü yaşadıkları kesindi.

Hırsız köhne köşkün bu rutubet kokan odasında gördüğüne inanamıyordu. Bu fotoğraf orada asılı olamazdı. Bu gerçek olamaz, diye düşündü. Böyle şeylere ancak filmlerde rastlanırdı. Üç beş kişinin, sanki koca dünyada sadece onlar yaşıyormuş gibi sürekli karşılaştığı o uyduruk filmlerde. Ve bu gerçek hayattı. Filmlerin o şaşmaz adaletinin yaşanmadığı, yalnız acımasızlığın kurallarının geçerli olduğu ve içinde bu tür tesadüflere yer olmayan hayat. Muhtemelen aklı ona bir oyun oynuyordu. Evet, muhtemelen öyle olmalıydı. Sadece bir oyun. Buraya gelmeden önce alkol almıştı, değil mi? Üstelik birkaç tane de hap yutmuştu. İşte bu yanılsamanın nedeni bunlar olmalıydı. Tek yapması gereken gözlerini kapatmak ve bir an sonra açıp fotoğrafa yeniden bakmaktı. O zaman fotoğraf değişecekti. Gözlerini açınca göreceği şey, az önce gördükleri olmayacaktı. Belki bir manzara resmi görecekti. Tam ortasında akan bir dere ve derenin iki yanında çam ağaçları olan yağlı boya bir tablo mesela. Ama kesinlikle pastayı kesen bir gelinle, onun başında dikilen bir damat görmeyecekti. Bundan emindi.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 5/8)

          3
Bodruma açılan kapı kilitli değildi ama uzun yıllardır kullanılmadığından olacak sıkışmıştı. Yine de içeri girmek bir dakikasını bile almadı. Birkaç omuz darbesinden sonra kapı pes etti.

Bodrum düşündüğünden de kötü durumdaydı. Bileklerine kadar suyla dolmuştu ve havaya ağır bir çürük kokusu hâkimdi. Tavanı yüksek, ama içerisi küçüktü. Artık parça parça olmuş çarşaflara sarılı eşyalar sağlı sollu üst üste dizilmişti. Ürkütücü bir görünüme sahiptiler. İnsan bol korku romanıyla zenginleştirilmiş bir hayal gücüyle onları istediği forma sokabilirdi. 

Cebinden çıkarıp yaktığı fener; ön ayakları kırık olduğundan başka eşyaların üstüne dayanmış bir dolabı, rulo yapılıp ona yaslanmış bir halıyı, küçük bir sehpayı ve -bir anlığına da olsa- tekrar karanlığa kavuşma ümidiyle eşyaların aralarına kaçışan minik canlıları görünür kıldı. Sıçanlar karanlığın güvenli kollarına sığındıklarında çıkardıkları tıkırtılar da kesildi. 

Bodrum halkı hiç de misafirperver değildi. Ve hırsız buna memnun oldu.

14 Ekim 2012 Pazar

Yolcu (Öykü - Bölüm 4/8)

Yıllar Sonra Bir Yağmurlu Gece Daha
1
Sürücü koltuğuna gömülmüş, yağmurun yıkadığı köşkü izlerken sağduyusu işi ertelemesinin akıllıca olacağını fısıldadı kulağına. Belki gelecek haftaya, güneşli bir günün ılık gecesine. Gökyüzünün beyaz beneklerle kaplı lacivert bir okyanus gibi olduğu ve duyduğu en sinir bozucu sesi çıkaran silecekleri çalıştırmak zorunda olmadığı bir geceye.
Sağduyusu haklıydı, her zamanki gibi.
Ama o gece onu dinlemedi. Kulağına fısıldadıkları umurunda bile değildi, her ne kadar içlerinde haklılık payı taşısalar da. Bu işi bu gece halledecekti. Yağmur değil, taş yağsa fark etmezdi onun için.
Köşkü bırakıp sokağın kenarındaki ızgaralardan taşan suyu izlemeye başladı. Taşan su bir nehir gibi akıyor, çürümüş yaprakları, dal parçalarını, çöpleri beraberinde sürüklüyordu. Hırsız Cehennem’i düşündü. Eğer gerçekten bir Cehennem varsa muhtemelen kanalizasyon gibi dolup taşacaktı. Taşacaktı ve içine sığmayan ruhları dışarı kusacaktı.
O kadar günahkâr vardı ki.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 3/8)


                                                            5
Midesi bulanıyordu, hem de her gece. Ve Baba’nın koynuna girmeyi sürdürdükçe de bulanmaya devam edecekti. Ama çaresizdi. Adam bir kez tadını almıştı. Şimdi her gece aç kurt gibi yanına çağırıyordu onu. Çağırıyordu ve kızın çelimsiz bedenine oranla dev gibi olan cüssesiyle üstüne çullanıyordu. Kaygan bir yaratık gibiydi. Sanki vücudu ter yerine sıvı yağ üretiyordu. Yine de memnundu halinden. Baba olmasa daha beter durumlara düşeceğini biliyordu. Şimdi en azından karnı doyuyor, can güvenliği sağlanıyordu, ki bunların karşılığında yaptığı şeyleri yadırgamıyordu. Öyle tuhaf istekleri yoktu Baba’nın. Sıradan bir erkeğin istediklerinin dışına çıkmıyor ve kızı sıradan bir erkek kadar tatmin edebiliyordu.

Tek alışamadığı kokuydu. Ter kokusu. Adam ıslak fare gibi kokuyordu. O yüzden Baba sızana kadar dayanıyor, sonra yanından kalkıp ciğerlerini temiz havayla doldurmaya çıkıyordu. 

O gece de öyle yaptı. Adam boğulmuş motor gibi sesler çıkarmaya başlayınca kendini dışarı attı. Hava serin, gece güzeldi. Yıldızlar lacivert gökyüzünde periler gibi parlıyor, ay hepsinin kralıymış gibi hüküm sürüyordu. Kollarını ovuşturarak uzaklaştı barakalardan. Zaten topu topu beş baraka vardı. Barakalar Sokağı… Fazla iddialı bir addı burası için. Külotunun lastiğine sıkıştırdığı sigarayı çıkarıp kibritle yaktı. Amma da soğuktu hava. Terliğin içindeki ayakları donuyordu; külotunun içinden çıkan sıska bacakları buz kesmişti. Yırtık pırtık hırkasının içindeki bedeni titriyordu. Kurumuş dudaklarının arasındaki sigaradan ilk nefesi çekerken Baba’nın barakasının önünde bir gölge gördü. Uyuz bir köpek olmalıydı. Başka ne olabilirdi ki zaten? Muhtemelen Baba’dan daha beter kokmayan bir sokak köpeği. Ama daha dikkatli bakınca yanıldığını anladı.

2 Ekim 2012 Salı

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...