22 Eylül 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 1/8)

Yağmurlu Bir Gece 

1
Karanlık bir göğün altında, çevresine hayrı olmayan bir sokak lambasına dayanmış iki eli cebinde ıslık çalıyordu. Rüzgâr hızını artırmaya başlamıştı. Havlama sesinden geçilmeyen sokak o gece sessizdi. Tek bir köpek bile görünmüyordu ortalıkta. Yağmur yağacağını hissedip bir yerlere sığınmışlardı anlaşılan. Belki hissettikleri başka şeyler de vardı, kim bilir. 

Bir tarafında iki katlı evler sıra sıra dizilmişti sokağın. Kimisi yeni beyaza boyanmış, kimisi bakımsızlıktan kararmıştı. Bir devin ağzındaki dişleri andırıyorlardı. Diğer tarafında ise mezarlık uzanıyordu. Sıra sıra mezar taşlarının dizili olduğu kasvetli bahçe. Sokak sanki insanın değişmez yazgısını sahneliyordu.

Bir gün bir taraftaydınız, diğer gün öbür tarafta.

O böyle şeylere aldırmazdı. Ne mezarlıktan korkardı, ne de kırık camlarından sizi birisinin gözetlediği izlenimine kapıldığınız tekinsiz evlerden. Her gece, ya bir sokak lambasının altında durup ya da mezarlık duvarının üstüne oturup beklerdi. Sokak tekinsiz de olsa elbet birileri geçerdi. Yolu kısaltmak isteyen cahil cesaretine sahip bir genç, boş evlerden birini otel olarak kullanmaya niyetli bir çift ya da mantığını içkiye teslim etmiş bir sarhoş, soyulacağından habersiz bu sokağa adım atardı.

O gece de olan buydu. Yalpalayarak yürüyen adamı görünce yerinden fırladı. Adam mezarlık tarafından geliyordu. O da karşı kaldırıma geçip mezarlık duvarına yaklaşarak karanlığa gömüldü. Adam dibini zorlukla aydınlatan lambaların altından geçerken beliriyor, sonra yine karanlığa bürünüyordu.

Ve avı yaklaştığında üstüne atıldı.

“Dikkat etsene ulan” dedi adam, hırsız ona var gücüyle çarpınca. Sarhoş bir ihtiyardı. Kadınsı bir ses tonuna sahipti. Sesi dışında da kadına benzer bir yanı yoktu. Kıpkırmızı kesilmiş burnu suratının ortasına sonradan konmuş gibiydi. Çarpışmanın etkisiyle yere yıkılmaması mucize sayılırdı. Sanki başkası tarafından görünmez iplerle ayakta tutuluyordu.

Hırsız konuşmadı. Sadece özür dilercesine bir elini yana kaldırdı, bir tanışına selam verir gibi. Adam söylenerek hırsızın yanından geçip gitti. Söylediklerinin tek kelimesi bile anlam taşımıyordu.

Hırsız bir kaybolup bir görünür olan adamın ardından baktı, sokaktan çıkana dek. Ve kaşla göz arasında kurbanının arka cebinden yürüttüğü cüzdanla birlikte Barakalar Sokağı’nın yolunu tuttu. Amma da kalındı cüzdan; tek eliyle zor kavrıyordu. O gece Baba’yı çok memnun edeceğini düşündü.  Hem de fazlasıyla. 

Genellikle kimsenin tercih etmediği sokakları kullanıyordu. Ganimetini koynuna saklamıştı. Sokaklar onun için bile güvenli sayılmazdı. Buralarda bir hırsızı dahi soyabilirlerdi. O zaman büyük bir olasılıkla elindeki cüzdanı Baba’ya ulaştıran başka bir hırsız olurdu. Bu civarda yapılan tüm işlerden Baba sorumluydu. Barakalar Sokağı’ndaki tüm hırsızlar onun emrindeydi ve çoğunluğunu kendisi gibi çocukların oluşturduğu hırsızlar Baba’nın gözüne girmek için her şeyi yaparlardı. Buna kendi arkadaşlarını soymak da dâhildi.

Barakalar Sokağı’na girdiğinde yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştı. O da ganimetini koynundan çıkarıp yerde bulduğu bir poşete koydu. Torbayı da pantolonunun içine soktu. Kör bir makasla kesilen saçları kırpık kırpıktı ve tepesinde uzun kalan bir tutam saç ıslanıp dikilmişti. Horoz ibiğine benziyordu.

Çoğu baraka karanlıktı. Çocuklar işte olmalıydı. Baba’nın barakasındansa ışıkla birlikte müzik sesi sızıyordu. Kalbi müziğe tempo tutuyordu sanki, kaburgalarının içinde delicesine çarpıyordu. Şarkının sözlerini bildiği kadarıyla mırıldanmaya başladı. Kalbinin atışını bu şekilde duymak hoşuna gitmezdi. Sanki bir anda duruverecekmiş gibi gelirdi ona.

Barakaya yaklaştığında kulağına kahkaha ve alkış sesleri de çalınmaya başladı. Bu da Baba’nın sarhoş olduğu anlamına geliyordu. Ayıkken etrafa emirler yağdıran, en ufak hatalarında çocukları eşek sudan gelinceye kadar döven merhametsiz adam içince bambaşka birine dönüşürdü, ki bu oldukça sık tekrarlanan bir olaydı. Sanki alkol, içinde saklanan bir başkasını açığa çıkarıyordu. Bu ikinci kişi anlayışlı ve yüzünden gülücük eksik olmayan bir muhabbet adamıydı. 

Kapının önüne gelince durdu. Elini pantolonunun içine sokup içinde cüzdan olan torbayı çıkardı. Sonra cüzdanı içinden çıkarıp torbayı yere attı. Seslere bakılacak olursa Baba’nın keyfi epey yerindeydi. Hele ağzına kadar parayla dolu bir cüzdan keyfini ikiye katlayacaktı. Tenekeden kapıyı çalıp bekledi. Ama müzik, kahkaha ve alkıştan oluşan kakofoni kapıdan çıkan sesi yuttu. Bu kez daha sert çaldı kapıyı. Aldığı karşılık kahkahanın ardından gelen bir öksürük krizi oldu. O da kapıyı önce kendine doğru çekti, sonra ileri itti. Kapının bu şekilde açılacağını biliyordu. Başını aralıktan içeriye uzattı. Baba ayık olsa asla cesaret edemezdi buna. İçeriye kesif bir alkol, ter ve parfüm kokusu hâkimdi.

Adam bir eliyle kirli fanilası ve donunun arasından fırlamış göbeğini tutmuş öksürüyordu. Kriz geçince elindeki şişeyi kafasına dikti. Ağzının kenarlarından şişman gıdığına, oradan da göğsüne doğru akan alkol mum ışığında parlıyordu, kutsal bir sıvı gibi. 

Her yerde boy boy mumlar yanıyordu. Mavi, kırmızı, sarı, beyaz… İçeride mistik bir hava vardı. Sanki bir ayin düzenleniyordu. Üstü çıplak bir kız iki sıska kolunu havaya kaldırmış dans ediyordu. Terden ıslanmış saçları esmer sırtına yapışmıştı. Hareketleri kıvraktı. Kolları havadayken göğüsleri yok gibiydi. Hırsızı görünce gülümseyip göz kırptı, onu daha önceden tanıyormuş gibi. Oysa hırsız onu ilk kez görüyordu. Kendisinden en fazla birkaç yaş büyük olmalıydı. Vücudunu cömertçe sergiliyordu. Çıplaklığa utanmayacak kadar alışmıştı; bunun sahip olduğu tek silah olduğunun farkındaydı anlaşılan. Ama hırsız, bir kadının çıplaklığına alışık değildi. Kapının arasından uzattığı başıyla her kıvrımını arsızca izliyordu kızın.  Daha on dördündeydi ne de olsa. Gözleri bu tür sahnelere açtı. Kızın büyüsü altına girmişti ki Baba’nın sesiyle kendine geldi.

“Ne oldu çocuk?”

Bir an söyleyecek bir şey bulamadı.  

“İçeri gelsene be çocuk!” dedi Baba. Sesinde öfke yoktu. Bedeni, içindeki anlayışlı tarafının kontrolündeydi.

Hırsız aralık kapıyı itip elindeki cüzdanla içeri girdi.

Cüzdanı görünce Baba’nın kıza olan ilgisi kayboldu. Fal taşı gibi açılan gözlerini kızdan ayırdı. Kız da somurtup dansı kesti. Yatağın üstünde duran soluk tişörtünü alıp üstüne geçirdi, sonra da kaset kapağı bantla tutturulmuş uyduruk bir teypten yükselen müziği kesti. 

“Getir,” dedi Baba büyülenmişçesine. Hırsız iki eliyle tuttuğu cüzdanı kutsal bir emanetmişçesine adama sundu.

Baba cüzdanı kaptığı gibi ayağa fırladı ve çok sayıda mumun yandığı masaya doğru seğirtti. Aldığı alkole rağmen adımları düzgündü. Adamın rüzgârıyla titreşen mum alevleri duvarlarda ve eşyalarda türlü gölge oyunları yaratmaya başladı. Baba, hırsıza ve kıza arkası dönük bir şekilde cüzdanı kurcalamaya başladı. Sonra,

“Bir ödülü hak ettin,” dedi. Hırsızın kalbi heyecanla zıplamaya başladı. Yoksa ödülü… Yüzü kızarmaya başladı. Tişörtünün altından küçük göğüsleri belli olan kıza kaçamak bir bakış attı, ama kız fark etmedi. Kız, Baba’ya bakıyor, muhtemelen apansız gelen bu ganimetten payına bir şey düşüp düşmeyeceğini kestirmeye çalışıyordu. O sırada Baba elinde bir deste parayla onlara doğru döndü. Yüzünün yarısını gölgeler yutmuştu.

“Bir ödülü hak ettin,” diye yineledi yüzünün bir yarısıyla sırıtarak. Ve aniden elindeki paraları hırsızın yüzüne fırlattı. Paralar hırsızın yüzüne çarpıp sağa sola saçıldı. Baba’nın yüzü şimdi marazi bir hal almıştı. İçindeki anlayışlı kişi kontrolü asıl Baba’ya devretmişti aniden. Gaddar, hain, kinci Baba’ya.

Hırsızın heyecanla çarpan kalbi bir anda durdu sanki. Baba’nın delici bakışlarını hırsıza dikmesini fırsat bilen kız alacağı ödülden vazgeçti ve aralık kapıdan dışarı süzülüp sıvıştı.  

Anlayamıyordu. Nerede yanlış yapmıştı? Bir hata olmalıydı. Yüzüne çarpılan paraları toplayıp tekrar Baba'ya sunacaktı. Ama paralara uzandığında ne olduğunu anladı. Anladığı an kaçmayı düşündü.  Az önce cömert ve utanmaz kızın kaçtığı kapıdan kendisi de kaçabilirdi. Baba o koca göbeğiyle iki adım atamadan kayıplara karışabilirdi. Ya sonra… Sonra ne olurdu? Tahmin etmek iki kere ikinin kaç ettiğini bilmek kadar kolaydı. Diğer çocuklar av köpekleri gibi peşinden yollanırdı. Belki bir süre kaçabilirdi, ama bu sonsuza dek sürmezdi. Er geç bulurlardı onu. Bulurlar, kan kusturana kadar döver, sonra da geri getirirlerdi. Ve onu bekleyen yine dayak olurdu. Baba, onu kendisi hırpalamadan rahatlamazdı.

O yüzden kaçmadı. Bir kez dayak yemek iki kez yemekten iyiydi. Gözlerini, yüzüne çarpıp sağa sola saçılmış fotoğraflardan birine dikti. Fotoğraf kasıtlı olarak yırtılmıştı, tam ortasından. Böylece biri fotoğraftan çıkartılmıştı. Elini uzatıp onu yerden aldı. Eski bir fotoğraftı, tıpkı diğerleri gibi. 

Paralarla dolu olduğunu sandığı cüzdan fotoğraflarla doluydu demek. Nasıl böyle bir hata yapmıştı? Nasıl olmuştu da Baba’ya vermeden önce cüzdanı açıp kontrol etmemişti? Bir hırsız için affedilmez bir hataydı bu, özellikle onun gibi gelecek vaat eden bir hırsız için.  

Ve elinde tuttuğu yarım fotoğrafa bakarken Baba’nın ilk yumruğu elmacık kemiğinde patladı.

Keşke kaçsaydım, diye düşündü.

Keşke!

Devam edecek...

2 yorum:

  1. Kitap okumanın verdiği yazma yeteneği bu olsa gerek.Başarılı ve güzel bir hikaye olmuş.Bakalım hikayenin sonu nasıl olacak şimdiden meraklandım :)

    YanıtlaSil
  2. İlginize teşekkür ederim. Şu ana kadar dört bölümünü yayınladım öykünün. Geriye kaldı dört bölüm. Sonu görmek için biraz daha sabretmeniz gerekecek. =)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...