6 Kasım 2012 Salı

Yolcu (Öykü - Bölüm 7/8)


“Öldüm…” İşte hırsızın, kulağına çalınan fısıltıdan anlayabildiği tek kelime bu oldu.  Kelime kulağına ulaşınca tüm bedeni buz kesti, tıpkı bir ölü gibi. Kitap elinden düştü, zemine çarptı ve sayfaları iskambil kâğıtları gibi etrafa saçıldı.

“Kim var orada?” dedi, ağlamaklı bir ses tonuyla, feneri odanın içinde dolaştırırken. Karanlık sessiz kalmayı tercih etti. Soluğunun ve camı döven yağmurun dışında bir ses işitilmiyordu.

“Her kimsen…” Tükürüğünü yutamayınca cümlesini tamamlayamadı. Öksürmeye başladı. Neredeyse kendi tükürüğüyle boğulacaktı. Bedeni en ilkel dürtüsünün egemenliği altına girmiş, tüm mantıklı düşünceleri uçup gitmişti. Az önce avcı olan kişi şimdi ava dönüşmüş titriyordu.

Bir an kendi kendini korkuttuğunu düşündü ve kontrolünü kaybetmemeye çalıştı. Köşk eskiydi ve dışarıda hava çıldırmıştı. Rüzgâr mermi gibi kullandığı yağmur damlalarıyla köşke saldırıyor, asırlık tahtaları gıcırdatıyordu. Karanlık bir odadaydı ve az önce elinde hayatı boyunca rastladığı en korkunç kitabı tutuyordu. Bu durumda olan bir kişi duymak istediğini duyar, görmek istediğini görürdü.

Feneri sağa sola saçılmış kâğıtlara tuttu. Bir an boş olacaklarını düşündü. Bomboş. Yazılar hala oradaydı ama bunu düşünmesi bile korkusunu katlamaya yetmişti. Bacakları uyuşmaya başladı. Tüm gücü ondan çalınıyordu sanki. Bayılmak üzereydi.

Aynı anda karanlık yine fısıldadı. Sesin kaynağı rüzgâr ya da gıcırdayan asırlık tahtalar değildi. Ya da duvarların içinde dolaşan sıçanlar. Bir insandı. Bu sefer seçebildiği tek kelime ‘yağmur’ olmuştu. O an aklından tamamen çıkan münzeviyi hatırladı. Mırıldanan o olmalıydı. Ve fener, ardı masaya dönük sandalyenin yanından sarkan kolunu aydınlatınca bundan emin oldu. Bir an münzevinin sandalyeyle beraber ona doğru döneceğini düşündü. Bu uyduruk film sahnesi gerçeğe dönüşmedi. Hırsız istemsiz adımlarla ona yaklaşmaya başladı. Birkaç adım sonra münzevinin kelimeleri anlaşılır oldu.

“Öyle görebilecek miyim?” ya da “Onu görebilecek miyim?” gibi bir şeyler saçmalıyordu. Rüya görüyor olmalıydı. Hırsız nedense daha fazlası olduğunu düşündü. Adam rüyasında konuşmuyor olabilirdi. Belki de gerçekten birisiyle konuşuyordu. Karanlığın içindeki biriyle. Birkaç saat önce bu düşünce ona deli saçması gibi gelirdi ama şimdi durum değişmişti. Köşke girmekle bir çizginin ötesine geçtiğine inanıyordu. Mantık kurallarının işlemediği bir alana adım atmıştı. Hiç inanmadığı ama şimdi var olduğu açık olan bir yere.

Sonunda istemsiz adımları onu münzevinin başucuna kadar getirdi. Adam fısıldamayı kesmişti. Hırsız sandalyenin geniş arkalığından tuttu. Bir yanı her şeyi ardında bırakmasını, koşarak kaçmasını söylüyordu. İntikamını almıştı zaten. Yıllar önce. Babayı ve fahişesini on dört yıl önce diri diri yakmıştı. Bunu aşmıştı ve yoluna devam etmişti. Bu gece aklına bile gelmeyecek bir olay gerçekleşmiş ve hayatındaki değişimin ilk halkası olan adamın evine girmiş olabilirdi, evet. Ama hiçbir şey olmamış gibi çekip gidebilirdi. Bu tımarhaneden ayrılır, gün yüzüne çıkan kötü anıları tekrar gömüp yoluna devam edebilirdi.

Ama yapmadı. Bununla yüzleşmeliydi. Sandalyeyi kendine doğru çevirdi. Ve düşünmeye bile cesaret edemediği bir sahneyle karşılaştı. Bir cesetle. Münzevinin açık gözleri onun çok daha ötesinde bir yere takılıp kalmıştı. Yüzüne sonradan konmuşa benzeyen burnu hatırladığının aksine bembeyazdı, tıpkı suratının geri kalanı gibi.  Dudakları ise aralıktı.

On dört yıl önce gördüğü kanlı canlı adam gitmişti.  

O halde fısıldayan kimdi? Rüzgâr mı, asırlık tahtalar mı, sıçanlar mı? Yoksa fısıldayan… ölü bir adam mıydı?

Hırsız bu kadarı fazla diye düşündü. Bu çılgınlığa bir son verecekti. Ardına bile bakmadan kaçacaktı, tıpkı on dört yıl önce yaptığı gibi. Ama çılgınlık sona erme niyetinde değildi. Münzevinin ölü dudaklarının arasından üç kelime döküldü. Kelimeler dudaklarının arasından çıkınca sanki cismanileşti ve hırsızın kulaklarından girip beynini kemirdi.

“Bir mucize gibi,” demişti münzevi, dudakları hiç oynamadığı halde.

Bu üç kelime gecenin özetiydi. Burada yaşananlar sıradan olaylar değildi. Hırsız deliler gibi çığlık atarak kaçmaya başladı. Çizginin öte tarafına geçmeliydi. Mucizelerin yaşanmadığı tarafa. 

Arkasını dönünce kapının kapalı olduğunu gördü. Her nasıl olmuşsa dakikalar önce ardına dek açtığı kapı kapanmıştı. Birkaç adımda kapıya ulaştı. Elini kapı koluna uzatırken açılmayacak diye düşündü. Açılmayacaktı ve bu odada kapalı kalıp aklını kaybedecekti. Kapı açıldı. Az önce ihtiyatla açtığı kapıyı şimdi hızla duvara çarpıp koridora fırladı. Hızını alamadığı için sehpaya çarptı ve saksıyı devirdi. Saksı yere çarpıp parçalara ayrılınca içindeki toprak etrafa saçıldı. Bitkinin köklerine dolanmış bir solucan çırpınmaya başladı.

Hırsız koridoru hızla aşıp merdivene ulaştı. Basamakları tırmanırken attığı her adıma dikkat etmişti, ama inerken… Şimdi bu dikkati gösterecek durumda değildi ve bu hatasının bedeli ağır oldu. Hem de fazlasıyla.

Sol adımını dört basamağı atlayıp beşincisine attı. Basamak onun ağırlığını taşıyamayacak kadar çürümüştü. Ayağı bileğine kadar basamağın içine gömüldü, sanki koca ağızlı bir canavar ayağını yutmuş gibi. Eğer durabilseydi bu küçük kaza bu kadarla sınırlı kalacaktı. Kırık bir basamak ve birkaç yerine kıymıklar batmış bir bilekle. Ama duramadı. Ağırlığını öne doğru verince ayağı kırık basamaktan kurtuldu ve aynı anda korkunç bir çatırtı işitti. Elinden fırlayan fenerin ardından basamaklardan yuvarlanmaya başladı. Bir an sanki o sabit duruyor da oda etrafında dönüyormuş gibi hissetti, sonra boynunun üstünde anatomisine aykırı bir şekilde dönen başı son basamağa çarptı. Ardından son bir takla daha attı ve basamakların az ilerisine yığıldı. Sağ tarafında duran fener havada uçuşan tozları ve çarpılmış bedenini aydınlatıyordu.

Sonra şaşırtıcı bir şey oldu. Birden ayağa fırladı. Oysa uzun bir süre yerden kalkamayacak kadar kötü yuvarlanmıştı. Korku insana imkânsızı yaptırabilirdi, değil mi? Özellikle de insanın en ilkel korkularından biriyse. Ölüm korkusu ise. İnsan yaşamak için akla hayale sığmayacak işleri başarabilecek bir canlıydı. Ne onlarca basamaktan yuvarlanması, ne bileğini kırması, ne de başını ikiye yaracak kadar şiddetli çarpması hızını kesememişti ve şu anda önemli olan da buydu.

Birkaç metre ötesinde olan sokak kapısına ulaştı, kapıyı açtı, kendini dışarı attı. Kurtuldum, diye düşündü.

Kurtuldum! 

                                                             10


Dönüşüm o kadar hızlı tamamlandı ki münzevi başladığını bile anlamadan sona erdi. Tek hissettiği ilahi bir gücün içine dolduğuydu. Ruhunu besleyen enerji, onu bir insanın soluğunu alıp veremeyeceği kadar kısa bir zaman içinde başka bir şeye çevirmişti. Bir seçilmişe. İlahi sorumlulukları olan bir yol göstericiye.

Az önce Varlık’ın arkasında gördüğü şeylerden biriydi artık. Ve bu bir tırtılın kelebeğe dönüşmesi kadar mucizevîydi.

Tüm algısı değişmişti artık. Aynı anda hem karşısında duran Varlık’ı ve yol göstericileri, hem de kendisini -müthiş kaslarla bezeli bedenini- görebiliyordu.  Konsantre olursa çok daha fazlasını da görebildiğini anladı. Bu binlerce göze sahip olmak gibiydi ve kelimelerle tarif edilmesi olanaksızdı. Diğer yol göstericilerin gözleriyle de görebiliyordu. İşte olan buydu. 

Ve daha da mucizevi olanı vardı. Kapılar. Binlerce kapı. Hiçliğin her yanı havada asılı duran kapılarla doluydu. Lacivert gökyüzündeki parlak yıldızlara benziyorlardı. Bunlara kapı demek yanlış olurdu aslında. Kapıdan çok yarıktılar. Bir an açılıyor, bir günahkârın ruhunu çizginin bu tarafına tükürüp tekrar kapanıyorlardı. Bu acınası ruhlar birbirlerinden habersiz sağa sola kaçışıyorlardı. Münzevi başını bile çevirmeden dört bir yandan yağan kararmış ruhları görebiliyordu. Diğer yol göstericilerin gözlerinden bakması yeterliydi. Ve evet, onun da gözlerinden görenler vardı. Bunu hissedebiliyordu.
Şimdi hissettiği tek duygu vardı. Huzur.  

Tuvalete gitmeye güç bulamayıp altına işediği, kendi sidiği içinde oturmaya mahkûm olduğu, hala neden hayatta olduğunu sorup çocuklar gibi ağladığı günler başka bir hayatta kalmıştı. 

Artık yaratılışının amacına hizmet etmeye hazırdı.

Çobanlık etmeye.

                                                          11

Sanki birisi eline bir silgi almış ve tüm manzarayı silmişti. İşte hırsız kapıdan dışarı çıktığında böyle düşündü. Köşkün ön bahçesi, toprağa köklerini yaymış asırlık meşe ağacı, alçak duvar, duvarın ötesindekiler… Hepsi gitmişti. Yüzünü yalayan rüzgâr ve onun sağa sola savurduğu yağmur da yoktu. Ya da yağmurun yağacağı bir gökyüzü. Yıllar öncesinde olduğu gibi yine hiçliğin ortasındaydı. Baba’nın barakasında olduğu gibi. Barakadayken ona haykıran yönü haklı çıkmıştı. Gün gelmiş izlediği günahlarla bezeli yol onu tekrar buraya getirmişti.

Demek hepsi gerçekti.

Kendini çıplak hissediyordu. Çırılçıplak. Kat kat örtünse yine de bu duygudan kurtulamazdı. Bu his bedeninin çıplaklığından değil, benliğinin ilahi bir gücün önünde görünür kılınmasından kaynaklanıyordu.

Burada sır yoktu. Burada yalan yoktu. Sadece gerçekler vardı. Burada şeffaflık vardı. 

İşlediği her günahın pişmanlığını hissediyordu şimdi. Günahları bilinç kazanmış ondan hesap soruyordu. Kafasının içinde binlerce ses duyuyordu. Binlerce farklı ses ona neden, diye soruyordu.

Neden? Neden? Neden?

Sesler zihnini kemirirken arkasını döndü. Köşkün kapısından tekrar girebilirse... Bu seslere daha fazla katlanamayacaktı. Bu utancı daha fazla kaldıramayacaktı. Burada olmaya daha fazla dayanamayacaktı.

Ama kapı yoktu. Onun yerinde bir yarık vardı. İki farklı boyutu birbirine bağlayan geniş bir yarık. Sanki soluk alıyormuş gibi genişleyip daralıyordu. Hırsız yarıktan köşkün içini görebiliyordu. Tozlanmış eşyaları, basamakları… Ve basamakların sonunda yatan bedenini. Bir ayakkabısı ayağından fırlamış, kan gölünün içinde hareketsiz yatıyordu, ipleri kesilmiş bir kukla gibi. Başı, boynunun üstünde hayatta kalmasına imkân tanımayacak bir şekilde dönmüştü. Kanla kaplı yüzü sırtının olduğu tarafa dönüktü ve gözleri açıktı. Yanaklarından çenesine doğru süzülen kan, gözyaşını andırıyordu. Sanki bedeni yarığın diğer tarafındaki kısmına bakıyor, onun için üzülüyor, gözyaşı döküyordu.

Hırsız bedeninin bulunduğu tarafa geçmek için yarığa doğru atıldı. Yarık, bu hamle karşısında bilinçli bir canlıymış gibi kapandı. Hırsız havada süzüldü ve görünmez bir zeminin üstünde yere kapaklandı.

“Faydasız,” dedi bir ses. “Artık faydası yok.”

Hırsız sahibini görmese de sesin kime ait olduğunu anladı. Ama hafızasından silinen yüzü görmemek için sesin geldiği tarafa dönmedi. Varlık’la yüzleşmek, boş yüzüne bakmak istemiyordu. O yüzü bir daha zihninden silememekten korkuyordu.

“Bir şans daha,” dedi ağlayarak. “Yalvarırım son bir şans. Yaptığım her şeyi düzeltebilirim.”

Hırsız bir süre yalvarmayı sürdürdü, yakarışlarına karşılık merhamet bekleyerek.

“Son bir şans…” dedi Varlık. “Bunu isteyen tek ruh sen değilsin. İnan bana.” O sırada binlerce ruhla daha konuşuyordu ve hepsinin yakarışları ortaktı. Hepsi, tıpkı hırsız gibi son bir şans istiyordu. Verilmesi imkânsız olan son bir şans.

“Lütfen! Yalvarırım! Çok farklı birisi olabilirim. Yemin ediyorum. Sadece…”

“Sadece ne?”

“Sadece geri dönmeme izin ver.”

“Bunun benim elimde olduğunu mu sanıyorsun?”

Hırsız cevap vermedi.

“Eğer buradaysan son şansını kullanmışsın demektir. Şimdi kalk!” diye haykırdı Varlık. “Kalk ve sana gösterilen yolu izle!”

Hırsız kalkamadı. Varlık’ın ardında titreşen karanlığa bakakalmıştı. Karanlığın ötesinde bir şeyler vardı. Gittikçe belirginleşen, sesleri her an daha da ürkütücü bir hal alan şeyler. Karşısına dikilmelerine az bir süre kaldığı belli olan şeyler.

Bu görüntü onu hipnotize etmişti. Dönerken renkleri birbirine karışan bir çarkmışçasına. Gözlerini belirginleşen cisimlerden alamıyordu.

Sonunda cisimler iyice belirginleşti. Onlardı. Ona yol gösterecek olanlar.

“Kalk!” diye emretti Varlık bir kez daha ve hırsız bu sefer onu dinledi. Kalkıp karanlığın içinde koşmaya başladı.

Küçük bir çocukken gözlerini kapar ve ilerlemeye çalışırdı. Bu hem korktuğu, hem de sevdiği bir oyundu. Gözleri kapalı yürürken derin bir uçuruma düşeceği hissine kapılır, bu his yüzünden dört beş ürkek adım sonunda gözlerini açmak zorunda kalırdı. Korkuyla çarpan kalbi sakinleşince oyuna kaldığı yerden devam ederdi.

Ama burada bu şansa sahip değildi. Burada tamamen kördü. Ve her adımında sonsuza dek düşmeyi sürdüreceği bir uçuruma yuvarlanmayı bekleyerek ilerlemeyi sürdürdü. 

Devam edecek... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...