14 Kasım 2012 Çarşamba

Yolcu (Öykü - Bölüm 8/8)

12

Münzevi diğer yol göstericilerle birlikte bir günahkârın peşindeydi. İstese kaçmaya uğraşan ruhu anında yakalayabilirdi. Ama görevinin bu olmadığının bilincindeydi. Yapması gereken, diğerlerine yardım etmek ve onu trene doğru sürmekti. Günahkâr trene binince başka bir ruhun peşine düşeceklerdi. Ve bu böylece sürüp gidecekti.

Ta ki kıyamet kopana dek.

Bu yüzden münzevi, hızını ayarlayarak takibi sürdürdü, önündeki ruhun az önce onu öldürmeyi planlayan hırsıza ait olduğundan habersiz olarak.

   13

Hırsız ardına dönüp bakmaya korkuyordu. Zaten buna gerek de yoktu. Peşinde olduklarının farkındaydı. Hatta tepesinde uçuştuklarını hissediyordu, tıpkı akbabalar gibi. Kollarının altındaki şeffaf kanatlarını germiş tepesinde süzülüyorlardı.

Onlardan daha ne kadar kaçabileceğini bilemiyordu. Ya da nereye kaçabileceğini. Hatta isteseler onu anında yakalayabileceklerini düşünüyordu. Hala yakalanmamış olmasının nedeni onunla oynuyor olmalarıydı. Ama sonunda sıkılacaklardı. Sonunda sıkılacak ve onu yakalayacaklardı. Yakalayacaklardı ve… İşte bunu düşünmek istemiyordu. Bu yüzden kaçabileceği kadar kaçacaktı, çabuk sıkılmamalarını umarak.

İşte tam o sırada bir ses işitti. Karanlığın içinden gelen belli belirsiz bir ses. Sinek vızıltısı kadar zayıf bir ses. Tam yanıldığını düşünecekti ki ses tekrarlandı. Bu kez daha duyulur bir şekilde. Bir düdüktü. Bir tren düdüğü. Bir trenin gelişini müjdeliyordu, belki de bir kurtuluşun. Ve ileride ince bir duman tabakası görünmeye başladı.  Ne kadar ötesinde olduğunu kestiremiyordu. On metre önünde de olabilirdi, kilometrelerce uzağında da. Yine de ikinci seçeneğin daha doğru bir tahmin olacağını düşündü.

Dumana doğru koşmaya başladı. Artık uçuruma yuvarlanma korkusu yaşamıyor, adımlarını korkarak atmıyordu. Bir hedefe doğru koşmak bu korkuyu silmişti. Şimdi tekrar görmeye başlamıştı. Kısa bir süre sonra tren, karanlığın içinden bir kez daha seslendi.

Bir tren. Nereden geliyordu? Ve daha da önemlisi nereye gidiyordu? Burada daha ne gibi sürprizlerle karşılaşacaktı?

Bu soruların cevabını düşünüyordu ki tren karanlığı yarıp görünür oldu ve acı düdük sesi bir kez daha duyuldu, artık geldim der gibi. Havada süzülen duman tabakasını takip ederek ilerliyordu. Hırsız, trenin boyutuna bakarak duman tabakasının düşündüğü kadar uzakta olmadığını anladı. Yaratıkların soluğunu ensesinde hissederek koşmayı sürdürdü. Birkaç dakika daha dayanabilirse trene ulaşabilirdi.

Bu birkaç dakika içinde iki şeyin farkına vardı. Birincisi tren dumanı takip etmiyor, onun üstünde ilerliyordu. İnce duman tabakası raydı. Havada süzülen hayaletimsi bir ray. İkincisi ise trenin vagonlarının ardı arkası olmadığıydı. Lokomotif gözden kaybolmuş ama vagonların sonu gelmemişti.

Hırsız, trene ulaşana kadar yüzden fazla vagon saydı. Şimdi tren yavaşlamaya başlamıştı. Nereden geldiği umurunda bile değildi. Ya da nereye gittiği. Tek dileği trene binmek, ardındaki habis yaratıklardan kurtulmaktı. Ve trene binerse onu takip edemeyeceklerini düşünüyordu. Bu bir umuttan daha öte bir şeydi. Hırsız onların trene binemeyeceklerini biliyordu.  

Tren, ona ulaşmasına metreler kala durdu. Vagonları havada süzülen dumansı rayların üstünde sallanıyordu, okyanusun ortasındaki bir tekne gibi. Aniden kapıları o bildik tıslama sesiyle açıldı.

Hırsız kendini, yılan gibi tıslayarak açılan kapıların birinden içeri attı. Belki de içeride dışarıdakilerden de beteri var, diye düşündü. Yüzü olmayanlardan da beter şeyler. Ama çaresizdi. Denize düşmüştü. Denize düşmüştü ve şimdi yılana sarılmaktan başka çaresi yoktu, zehirsiz olmasını dileyerek.

Kapı ardından aynı tıslamayla kapandı ve tren acı düdük sesiyle birlikte yeniden hareket etti.

Vagon loştu, ama dışarıdaki karanlığa oranla ışıl ışıl sayılırdı. Sağlı sollu dizilmiş tek sıra halindeki oturaklar boştu. Vagonun tek yolcusu kendisiydi.

Bu durum saniyelerle sınırlı kaldı. Önce pişmanlık yüklü bir iç çekiş duyuldu. Ardından kesik kesik inlemeler geldi. Ve ağlamaklı fısıltılar kakofoniyi tamamladı. Seslerin ardındansa görüntüler geldi. Boş koltukların üstü insanlarla dolmaya başlamıştı. Ya da insanlıklarından arta kalan şeylerle. Sanki az önce de oradaydılar ama algısının ötesindeydiler. Şimdi ise görünür ve duyulur olmaya karar vermişlerdi.

Vagon artık doluydu. Yaşlılarla, gençlerle… ve çocuklarla. Halleri içler acısıydı. Yaşlılar bir deri bir kemik kalmış, mideleri sırtlarına yapışmıştı. Gençlerin yüzü dehşetle çarpılmıştı. Çocuklar ne olduğunun farkında değilmiş gibiydiler.

Her kimseler acı çekiyorlardı. Ağlıyor, inliyor, titreyen sesleriyle mırıldanıyor ve gözlerini dışarı dikmiş karanlığı izliyorlardı. Dudaklarından dökülen acılarını dinlemek işkenceden beterdi.

Vagon pişmanlık ve acıyla doluydu, ağzına kadar.

Hırsız aralarında ilerlemeye başladı, içlerinden birinin dönüp kolunu yakalamasından ürkerek. Özellikle de çocuklardan bir tanesinin. Nedense en ürkünç olan çocuklardı. Birisi kolunu yakalayıp o açık ağzı ve şapşal yüzüyle ona bakarsa dayanamaz, oracıkta aklını oynatırdı. Hiçbiri bunu yapmadı. Onun farkında bile değildiler. Sadece camdan dışarıya bakıyorlardı. Sanki orada onun göremediği bir şeyi görüyorlar gibi. 

Hırsız onlarca vagon değiştirdi. Yüzlerce, binlerce yolcu gördü. Artık yorulmuştu. Boş bir koltuk bulsa oturacak, tıpkı diğerleri gibi gözlerini karanlığa dikecekti. Onlarla aynı kaderi paylaşıyordu. Onlardan bir farkı yoktu. Onlardan biriydi. Bu yüzden adımlarını sıklaştırdı. Artık korku duymuyordu. Hiçbir şey hissetmiyordu. İçi boşalmıştı sanki. Boş bir koltuk bulacak ve oturacaktı. Belki diğerleri gibi inlemeye de başlayacaktı. Ağlayacak, inleyecek ve tren son durağa ulaşana kadar karanlığı izleyecekti.

Yüzlerce vagon değiştirdi. Binlerce, on binlerce yolcu gördü. Ve sonunda adım attığı bir vagonda aradığını buldu. Sol sırada, sonlara doğru boş bir oturak. Ondan önce birisi oturacak korkusuyla adımlarını sıklaştırdı. Oysa bu koltuk onun için ayrılmıştı zaten, yıllar öncesinden. Tenekeden bir barakanın içinde iki kişinin canını aldığı günden beri yeri hazırdı.

Hırsız boş koltuğun iki sıra önünde Baba’yı gördü. Daha doğrusu Baba’dan geriye kalan şeyi. Üzerinden dumanlar tüten bir et parçası. Arkasındaki koltukta kız oturuyordu. Baba’dan farkı yoktu. Kalan saçları yanık etine yapışmıştı.

Hırsız artık nerede olduğunu biliyordu. Trenin son durağının neresi olduğunu da. Sessizce gidip yerine oturdu. Oturdu ve gözlerini camdan dışarıya dikti. Artık diğerlerinin gördüğünü görüyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Orada, karanlığın ötesinde bir okyanus vardı. Ateş okyanusu. Ucu bucağı yoktu. Yönü belirsiz sert rüzgârlar binlerce metre yüksekliğinde ateşten dalgalar oluşturuyordu. En küçüğü dünyayı küle çevirecek kadar büyüktü.

Şimdi yanıldığını anlıyordu. Bir cehennem vardı. Gerçekten vardı. Ve yükselen bir ateş dalgasını izlerken, Gerçekten de hepimizi yutacak kadar büyükmüş, diye düşündü.

    -Son-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...