20 Ekim 2012 Cumartesi

Yolcu (Öykü - Bölüm 5/8)

          3
Bodruma açılan kapı kilitli değildi ama uzun yıllardır kullanılmadığından olacak sıkışmıştı. Yine de içeri girmek bir dakikasını bile almadı. Birkaç omuz darbesinden sonra kapı pes etti.

Bodrum düşündüğünden de kötü durumdaydı. Bileklerine kadar suyla dolmuştu ve havaya ağır bir çürük kokusu hâkimdi. Tavanı yüksek, ama içerisi küçüktü. Artık parça parça olmuş çarşaflara sarılı eşyalar sağlı sollu üst üste dizilmişti. Ürkütücü bir görünüme sahiptiler. İnsan bol korku romanıyla zenginleştirilmiş bir hayal gücüyle onları istediği forma sokabilirdi. 

Cebinden çıkarıp yaktığı fener; ön ayakları kırık olduğundan başka eşyaların üstüne dayanmış bir dolabı, rulo yapılıp ona yaslanmış bir halıyı, küçük bir sehpayı ve -bir anlığına da olsa- tekrar karanlığa kavuşma ümidiyle eşyaların aralarına kaçışan minik canlıları görünür kıldı. Sıçanlar karanlığın güvenli kollarına sığındıklarında çıkardıkları tıkırtılar da kesildi. 

Bodrum halkı hiç de misafirperver değildi. Ve hırsız buna memnun oldu.

Ayaklarını suyun içinde sürüyerek merdivenlere ulaştı. Feneri alt basamaklardan üst basamaklara doğru gezdirdi. Merdiven dikti, tırabzanı yoktu ve basamak sayısı çoktu. Ayrıca basamaklar sağlam olmayabilirdi. Bu yüzden duvar kenarından, adımlarını temkinli bir şekilde atarak çıkmaya başladı. Basamaklar canlıydı sanki. Attığı her adımda ayaklarının altında acıyla inliyorlardı.

                                                                     4
“Onu o kadar özledim ki…” dedi münzevi. Sanki Varlık’tan tetiğe basmak için izin ister gibiydi.

 “Yapman gerekenler var. Kutsal görevler.”

“Kutsal görevler,” diye tekrarladı münzevi, sanki telaffuz ettiği kelimelerin anlamlarını bilmiyormuş gibi.

Varlık, münzevinin ruhuna bakarak konuşmasını sürdürdü. İnsana dair görebildiği tek şey de onlardı zaten. Ruhlar. Fiziki bedenler algısının ötesindeydi.

“Ruhun,” dedi, “artık hazır.”

“Neye? Anlamıyorum.”

Anlayacaksın,” dedi Varlık. “Sana göstereceğim.”

Birden sesler uzaklaşmaya başladı. Sanki elinde kumanda olan birisi tüm sesleri kısıyordu. Camı döven yağmur damlaları sonunda duyulmaz oldu.

Münzevi cama baktı. Ve silah parmaklarının arasından kayıp düştü. Camın önünde dikilen Varlık’ın iki yanından cama vuran damlaları görebiliyordu. Cama vurup arkalarında izler bırakarak aşağı doğru süzülüyorlardı. Ama artık farklıydılar. Her damla inanılmaz bir parlaklığa sahipti. Daha önce görmediği ve bildiği dünyada da asla göremeyeceği bir ışıltıya. O zaman Varlık’ın az önce neden bahsettiğini anladı. Gökten mucize yağıyordu.

Münzevi bir şeyler söylemek istedi. Varlık’a neler olduğunu sormak. Ama sorularının iki dudağının arasından çıktığına emin olduğu halde onları duyamadı. Sonra gözleri tavana dikildi. Tavanın ortasında beliren siyah bir madde yanlara doğru genişliyordu. Odanın karanlığından da karanlık bir madde. Bilinç sahibi bir zift gibi tavanı sarıyordu. Tüm tavanı kapladıktan sonra duvarlardan aşağı akmaya başladı.

Sonunda her yer zifiri karanlığa büründü. Artık köşk yoktu. Ya da yağmurun yağdığı bir dünya.

Sadece hiçlik vardı.
                                                                 5
El fenerinin aydınlattığı her yerin ortak bir özelliği vardı. Çürümüşlük. Köşk kanser olmuştu.

Duvarlar günde iki paket sigara içen bir tiryakinin dişlerini andırıyordu, sarı ve lekeli. Tavan da aynı durumdaydı. Ve perdeler de. İçeride milyonlarca sigara içilmişe benziyordu. Bir zamanlar asılı olan tabloların izleri tekinsiz gözleri andırıyordu. Zemin asırlardır okyanus dibinde kalmış bir geminin güvertesi gibiydi. Kararmış, şişmiş, çarpılmıştı. İçerisi havasızdı. Bodrumdaki kadar olmasa da koku tahammül sınırlarını zorluyordu. Kalın bir toz tabakası her yeri gri bir örtü gibi kaplamıştı. Sanki her şey tozdan yapılmıştı ve elini sürdüğü anda un ufak olacaktı.

Oysa koca bir ayı, antika eşyaları düşleyerek geçirmişti. Halılar, vazolar, tablolar, gümüş çerçeveler… Ama burada çalınacak bir şey yoktu. Lanetlenmiş bir mekândı. Bir mezardı, evet. Münzevinin kendini canlı canlı gömdüğü bir mezar. Yakında yıkılacak ve münzeviyi diri diri yutacaktı. Münzevinin bunu dört gözle beklediğini düşündü.

Yine de sağa sola bakmaya başladı. Adım attıkça yerdeki tozlar havalanıp genzine doluyordu. Eliyle burnunu ve ağzını kapatıp aramaya devam etti. Bir şeyler bulmalıydı. Bulmak zorundaydı. Ufak bir biblo, yıllanmış bir şişe şarap, yaldıza batırılmış bir şamdan, bir tabaka… Herhangi bir şey.  Bir paket sigara ya da bir kül tablasına bile razıydı. Tek istediği köşkten eli boş çıkmamaktı.

Ama toza bulanmış değersiz eşyalardan başka bir şey yoktu. Hiçbiri beş para etmezdi. Birkaç koltuk, onlarca kişinin başında toplanabileceği kocaman bir masa ve etrafına dizilmiş sandalyeler, içi bardaklarla dolu bir camlı dolap, kurumuş toprakla dolu saksılar ve renkleri solmuş iki halı. İnsanın bunlardan kurtulmak için üstüne para vermesi gerekirdi.

Her ne kadar umudu kırılsa da şansını bir de ikinci katta denemek istedi. Belki ihtiyarın yattığı odada dişe dokunur bir şey bulabilirdi. Bir kol saati mesela.

Basamaklar adımları altında gıcırdasa da sağlam görünüyordu. Ama tırabzan acemi bir cambazın yürüdüğü ip gibi sallanıyordu. O yüzden duvara tutunarak ilerledi.

İkinci katta uzun bir koridor ve sağlı sollu kapılar vardı. Koridorun ortasında ufak bir sehpanın üstünde canlı bir bitki duruyordu. Çiçeksizdi. Toprak saksının yanından sarkan birkaç dalı, yıpranmış kırmızı renkli bir halıyla kaplı zemine kadar uzanıyordu. Bitki ona bir umut oldu. Sanki ikinci katta çalınacak bir şeylerin olduğunu müjdeliyordu.

Yaşlı adam hangi kapının ardındaydı acaba? Muhtemelen uyuyordu.

O an aklına bir fikir geldi. Onun bir daha kalkmamasını sağlayabilirdi. Evet, lekelerle kaplı yüzüne bir yastık dayaması yeterli olurdu. Sonra adam ilahi ışığa doğru yol alabilirdi. Kimse onun öldürüldüğünü düşünmezdi. Hatta bu zamana kadar nasıl yaşadığını düşünen birkaç kişi bile çıkabilirdi. Bu fikir hoşuna gitmişti. Hem de fazlasıyla.  

Koridorda üçü sağda, üçü solda olmak üzere altı kapı vardı. Bu da altı oda olduğu anlamına geliyordu. Kendisine üç hak verdi. Açtığı üç kapının ardında onu bulamazsa köşkten yaşlı adamın canını almadan çıkacaktı. Eğer bulursa yüzüne yastığı dayayacaktı. Kalbi deli gibi çarpmaya başlamıştı. Bedeninde dolaşan adrenalini hissedebiliyordu. Gece birden bire nasıl da eğlenceli bir hale bürünmüştü.

Hayat gerçekten de sürprizlerle dolu, diye düşündü. Ve sağdan ikinci kapıya doğru yöneldi, kapının ardında onu bir sürprizin daha beklediğinden habersiz olarak.

                                                                   6
Münzevinin bedeni maun masanın ardındaki deri koltukta kasılmıştı. Bir mumya kadar sertleşmişti. Ruhu ise hiçliğin içinde, Varlık ve ona hizmet eden yol göstericilerle birlikteydi. 

“Korkma,” dedi Varlık. “Sana zarar vermezler.”

Münzevi, Varlık’ın ardında beliren ve kollarının altında şeffaf kanatları olan dev cüsseli yaratıklara baktı. Unutulmuş bir uygarlıktan kalmış habis heykelleri andırıyorlardı. Varlık gibi onların da yüzü yoktu. Ama her nasılsa nefes alıp verirlerken genizlerinden gelen hırlama seslerini işitebiliyordu.  

“Burası beş duyunun ötesinde bir yer,” dedi Varlık, sanki münzevinin aklından geçen soruyu yanıtlar gibi. “Gözlerinle görmüyor ya da kulaklarınla duymuyorsun.”

“Burası neresi o halde?” 

“Burası ara dünya. Burayı bir durak olarak kabul edebilirsin.”

“Ne durağı?”

“Günahkârların trene bindikleri bir durak.

“Hiçbir şey anlamıyorum.”

“Ruhlar,” dedi Varlık, “ilk verildiğinde temizdirler. Her biri el değmemiş değerli bir taş gibi özeldir. Bir su damlası gibi şeffaftır.”

Münzevi az önce cama vuran yağmur damlalarını düşündü. Ömrü boyunca öylesine güzel bir şeye tanık olmamıştı. Yağmuru her zaman öyle görebilmeyi isterdi. Her biri ayrı bir ışıltıya sahip damlaların cama vuruşunu sonsuza dek izleyebilirdi. Bildiği dünyada görebileceği daha mükemmel bir şey olmadığından emindi çünkü.

Varlık sanki münzevinin düşüncelerini okuyor ve onları bölmek istemiyordu. Bu yüzden bir süre sessiz kaldı ve sonra devam etti.

“Ama dünya bu bakirliklerini bozacak, onları kirletecek tuzaklarla doludur. Ve bazı ruhlar fiziki dünyanın geçici bir yanılsama olduğunu unutup bedenlerinin içinde kirlenirler. Kararırlar. Tıpkı gece gibi. Ve bu ruhların, bedenlerinden sıyrıldıklarında, yani sizin deyiminizle öldüklerinde kendilerini bulacakları ilk yer burasıdır. Bu ara dünya. Bizim görevimiz de bu günahkâr ruhları trene kadar sürmek ve ona binmelerini sağlamaktır.”

“Tıpkı koyunlar gibi.”

“Evet. Tıpkı koyunlar gibi.”

“ Ya son durak? Bir tren varsa, son durağı da olmalı.”

“Trenin son durağını tahmin etmek zor olmasa gerek.”

“Cehennem. Son durak Cehennem öyle değil mi? Tren onları cehenneme taşıyor.”

“Cehennem… Şu an Cehennem’i görsen Cennet’ten ayıramazsın. İnan bana.”

“Ayıramaz mıyım?”

“Tren Cehennem’e varana ve yolcuları içinden ininceye kadar oranın Cennet’ten farkı yok. Cehennem ve Cennet’i birbirinden ayıran içlerinde yaşayacak olan ruhların yanlarında götürecekleri olacak.”

“Anlıyorum. Ya tren…”

 “Tren asla dolmaz. Eğer aklından geçen düşünce buysa. Yeni bir günahkâra her zaman yer vardır. İnan bana. Ta ki…”

“Ta ki kıyamet kopana kadar. O zaman tren de Cehennem’e varacak.” 

“Evet, anlıyorsun. Tren kıyamete kadar durmayacak. Ve tabii ki biz de.”

Münzevi birkaç dakika öncesini düşündü. Eğer o tetiği çekseydi… Düşünmek bile istemiyordu. Son durağı Cehennem olan bir trende yolculuk etmek…  Korkunçtu. Asla gerçek olmaması dilenecek bir kâbus gibiydi.

“Ya diğerleri… Yani…”

“İşin o kısmıyla biz ilgilenmeyiz. Ruhu temiz olanlar buraya düşmez. Tek bilmen gereken de bu.”

“Ya karım? O da… O da o trende mi?” İşte münzevi sonunda aklındaki soruyu sormuştu. Bir sessizlik yaşandı. Sanki Varlık derin bir soluk almıştı. Bu soruyu bekliyordu, diye düşündü münzevi.

Ve onun vereceği cevabı da tahmin edebiliyordu.                                                          

Devam edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...