20 Mayıs 2013 Pazartesi

Firar (Öykü)


İşi, gününün yarısını yemeden doymayan iştahlı bir canavardı. Yazmaya harcayacağı altın değerindeki saatleri, dakika dakika midesine indiriyordu. Bazen doymayıp fazladan birkaç saatini yutuverdiği de olurdu.
Ama bu canavar gecelere ve pazar günlerine dokunmuyordu neyse ki. Az bir zaman da değildi bu. En azından hiç yoktan iyiydi. Zaten kendisi gibi, henüz yeteneğini kanıtlamamış hangi yazarın bir canavarı yoktu ki?  Hangisi böyle bir lükse sahipti? Şimdilerin ünlü yazarlarının da canavarları olmuştu. Ama onlar canavarın ağzından dökülen zaman kırıntılarını ölümsüz eserler yaratmak için kullanmayı başarabilmişlerdi. Gün gelmiş yazmak işleri olmuştu. 
Ve canavarları açlıktan ölmüştü.
O da başarabilirdi bunu. Birkaç saat daha az uyurdu. Hatta gerekirse sadece birkaç saat uyurdu. Fiziksel ve zihinsel yorgunluğuna aldırmazdı. Daktilosunun başına geçer, tüm hayal gücünü beyaz sayfalara yansıtırdı. O yazarlardan ne farkı vardı ki?  Onun da iki eli, on parmağı, kaliteli bir daktilosu ve en az onlarınki kadar geniş olduğuna inandığı bir hayal gücü vardı. Evet, başarabilirdi bunu. Başaracaktı.
Gün gelecek onun canavarı da ölecekti.
Aslında bu, yaşamına katlanmasını sağlayan koca bir yalandı. Kendisi de farkındaydı bunun. Yine de her gün söylemeyi, kendi kendini kandırmayı sürdürmüştü. Ama daktiloya dokunmadan geçirdiği her yeni gün bu yalana inanmasını bir kat daha zorlaştırdı. Ve sonunda her gün aynı yalanla şişirdiği balon patladı.
Yazabileceği falan yoktu, tek bir kelime bile.  
Yazmak onun için uçmak kadar imkânsızdı. Tek yaptığı yatmaktı. Yatıp uyku dayanılmaz oluncaya kadar tavanı izlemek. Gözlerini kapatır kapamaz harfler görüyordu çünkü. Uçuşan harfler. Ve cümleler görüyordu. Film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyorlardı. Birbirleriyle dans eden kelimeler görüyordu. El ele verip midesini bulandırmaya uğraşıyorlardı. Gününün yarısını kitap düzeltisi yaparak -bir kitabevinde çalışıyordu- harcayan biri için pek de anormal bir durum değildi bu. O yüzden uyku dayanılmaz değilse gözünü kapatmıyordu. Tavanı izliyordu. Tavanı izliyor ve beynini kemiren öykü kahramanlarını birbirleriyle kıyaslıyordu. Bundan fazlasını yapamayacağının bilincindeydi artık.
Yeni yalanlarla şişireceği bir balonu daha kalmamıştı.
Bazen mavi hırkalı kadını, fahişeyle kıyaslardı. Onun fahişeden daha aşağılık olduğunu düşünürdü çoğu zaman. Fahişe en azından neyse oydu. Göründüğü gibiydi. İçi dışı birdi. Kimseye umut vermiyor, gelecekte mutlu bir yuva vaat etmiyordu. Sadece etini sunuyor, aldığı paranın karşılığını verip müşterisinin hayatından usulca çıkıp gidiyordu. Oysa mavi hırkalı kadın… Yüreğinin kahpeliğini yüzüne yansıtmamayı öğrenmişti. Haindi. Yıkılmış hayatlar görmekten zevk alıyordu, özellikle de kendi eseriyse.
Bazen de kendisini yazarla kıyaslıyordu. Şehrin ruhsuz bedenleriyle, geçmişten kalan hayaletleriyle, gürültüsüyle, kirliliğiyle, yaşanacak hiçbir şeyi kalmamışlığıyla üstüne karabasan gibi çöktüğü gecelerde kıskanırdı onu. Hikâyelerini çalmayı bile düşünürdü. Hiçbir işine yaramayacaklarını bilse de.
Yazar, mavi hırkalı kadın ve fahişe… Hayal gücünün kâğıda dökülmeyi bekleyen üç sakiniydi. Tabii beyhude bir bekleyişti bu. 
Oysa bir yazılsalar… Bir okunsalar…
Belki birisi yazarı olduğundan daha marjinal düşlerdi. Yeteneğini kıskanırdı. Yaşadığı hayata özenirdi. İmza günleri, hayranlar, kitap başı anlaşmalar… Muhtemelen onun çapkın olduğunu düşünürdü. Yakışıklı, ağzı laf yapan, kadınların hoşlandığı bir tip.
Mavi hırkalı kadınıysa hüzünlü gözlerine aldanıp masum sanarlardı. Mahrem yerleriyle değil, manidar gözleriyle ilgili düşler kurarlardı. Onu sevgililerinin, belki de annelerinin yerine koyarlardı. Eğer öyküsünü sıkılmadan sonuna kadar okurlarsa ne mal olduğunu öğrenir, ona ağza alınmaz küfürler savurur, onu bu kadar kutsal kişilerin yerine koydukları için kendilerinden utanırlardı. Hayatlarına böyle bir kadının girmesinden endişe duymaya başlar, belki de çoktan girmiş olduğu düşüncesi tüm günlerini zehir ederdi. Belki de mavi hırkalı kadının bu bayağılığı, ikiyüzlülüğü hoşlarına giderdi. Onun gibi olabilmek isterlerdi. Riyakâr, menfaatperest ve hain.
Fahişeyi ise arzularlardı. Onu sadece et olarak görürlerdi. Yatak sahnelerini defalarca kez okur, işin içine kendi fantezilerini de katarlardı. Belki de ona acırlardı. İçinde bir ruh olduğunun farkına varırlardı.
Kim bilebilirdi ki? Tabii ki hiç kimse. Çünkü düşleyen, düşlenenlere ruh üfleyemeyecekti. Üç karakter de yazılamadan yok olup gidecekti.
Küflenmiş, çürümüş, içi boşalmış hissediyordu kendini. Tıpkı bir ağaç kovuğu gibi. Yorucu bir gün olmuştu. Her zamanki gibi değil, uzun zamandan beri olmadığı kadar yorucu. Koca bir günü uyduruk bir kitabın başında geçirmişti. Başı sonu belli olmayan cümlelerle mücadele etmiş, noktalama işaretlerini düzeltmiş, gereksiz kelimeleri ayıklamıştı. Buna düzeltmek de denemezdi ona göre. Kitabı yeni baştan yazmıştı.
Şimdi sırtüstü yattığı yatağında beli merhametsizce ağrıyordu. Yine de hayal gücünün sakinlerini düşleyecek gücü buldu kendinde. 
O gece kendini ilk kez yazarla değil de fahişeyle kıyasladı. Aslında uzun zaman önce yapmalıydı bunu. Yazar onun dengi değildi artık.  Para için bedenini satıyor, onu istedikleri gibi kullanmalarına izin veriyor, hayallerini un ufak etmelerine ses çıkarmıyordu. Fahişeden ne farkı vardı ki? Farkı falan yoktu, en ufak bile.
Yaptığı fahişelikti.  
Sırtüstü yatamayınca yan döndü. Ama bu da bir işe yaramadı. Ağrı enikonu mesken tuttuğu belini terk etmeye niyetli değildi. Haftalardır -belki de aylardır- değiştirmediği yastık kılıfı ter ve tükürük kokuyordu. Kulakları zonkluyor, midesi bulanıyordu. Düşlediği karakterler artık beynini değil de etlerini kemirmeye başlamışlardı. Sanki cismanileşmişlerdi. Hemen derisinin altında yaşıyor, dışarı çıkmak için onu parçalamaya çalışıyorlardı. Etten hapishanelerinden kaçmaya uğraşıyorlardı. İşte onu delirten buydu. Onları yazamadığı için endişeleniyordu. Onları yazıp kontrol altına alamadığı için. Kendi düşlediklerinden ürker olmuştu.
Kulakları gibi gözleri de ağrımaya başlayınca koluyla yüzünü örttü, karasinekler gibi gözünün önünde uçuşan harflere aldırmayarak. Bir zaman sonra tıkırtılar duymaya başladı. Önce duvarların içinde farelerin cirit attığını düşündü, ama sonra yanıldığını anladı.  Sesin kaynağı bir daktiloydu. Biri parmaklarını tuşları üzerinde ustalıkla gezdiriyordu. Dikkat kesildi. Üst kattan geliyordu ses. Oysa bildiği kadarıyla üst katta kimse oturmuyordu. Hatta bu metruk dört katlı binanın tek sakini oydu.
Bir an aklına gelen düşünceyle irkildi. Belki de yazar sonunda bir yol bulup aklından kaçmış, bir şekilde gerçekte var olmanın yolunu bulmuştu. Korktuğu başına gelmişti. Ama eninde sonunda olacaktı bu. Düşlenenlerden biri mutlaka hayal gücüne bir gedik açıp kaçacaktı oradan. Yazılmayı hak edenler, haklarını aramak için karşısına dikileceklerdi elbet.
Neden sonra daktilo sesinin yerini fısıltılar aldı. Yılan tıslaması kadar tehdit ediciydiler. Yazar gerçekten bunu başardıysa… O zaman diğerleri de yanında olabilirdi. Mavi hırkalı kadın ve fahişe. Onları sözcüklerden bile var edememişken, onlar etten kemikten var olmanın bir yolunu bulmuşlardı. Yok olma korkusuyla bunu başaracak bir yol keşfetmişlerdi anlaşılan. Baş ağrısının bir anda kesilmesinin nedeni bu olmalıydı. Hayal gücünün sakinleri firar etmişti. Bu düşünce tüylerini ürpertti. Çünkü eğer var olmanın daha cazip bir şeklini bulmuşlarsa artık ona ihtiyaçları kalmamış demekti. Belki de yukarıda canının nasıl alınacağının hesabı yapılıyordu. Şimdi yattığı yerde titriyordu. Onların aklından kaçtığı gibi o da bu köhne binadan kaçmalıydı. Ama kıpırdamaya korkuyordu. Sesler kesildiğine göre onu dinliyorlardı. Kapıdan dışarı çıktığı an tehlike artacaktı. Bacaklarında iki basamak inecek bile derman yokken yakalanması kaçınılmazdı. Daha bir kat bile inemeden üçü birden üstüne çullanıp gırtlağını sıkıverirlerdi. Şimdi en azından kapalı bir kapının ardındaydı.
Mavi hırkalı kadını düşündü. Belki de bu işte onu kullanacaklardı. Tatlı dille onu deliğinden dışarı çıkarmaya uğraşacak, sonra da kıskıvrak yakalayacaklardı. Ona ne yapacakları belliydi, ama nasıl yapacaklarını tanrı bilirdi.
Belki de yorgun zihni ona işitsel bir oyun oynamıştı. Duvarların içinde gerçekten de fareler olmalıydı. En iyisi uyumaktı. Uyumak, gerçekliğin kâbusundan kurtulmak ve rüyalara sığınmak.
Ve uyudu da, uyku korkusuna galip gelince.
*******
Kendisini hafiflemiş hissediyordu. Ruhu bedeninden sıyrılmıştı. Özgürdü. İstediği yere gidebilirdi artık. Kurtulmuştu. Ruhu, kendisini çevreleyen kabukla bağını koparmıştı. Rüya mı görüyordu, yoksa ölmüş müydü? Ölmüş olmalıydı. Daha doğrusu öyle umuyordu. Kendi yarattıklarının elinde can vermekten kurtulmuş, yatağında uyurken ölmüştü. Kimse bedenini hoyratça kullanamazdı artık. Kimse sahip olduğu sınırsız yaşamı ondan çalamazdı. Sonsuzluk önünde akıyordu.
Bir zaman ona yol gösterecek bir işaret bekledi. Onu elinden tutup götürecek bir melek geleceğini düşünmüyordu. Böyle bir mükâfata layık olmadığının farkındaydı.  Ama onu almak için duvarlardan zebaniler fışkıracağını da sanmıyordu. Gerçi ona bile razıydı. Ruhunu, her gün başka acılar yaratmak için dönen dünyadan uzaklaştıracak her şey kabulüydü.
Ve karanlığın içinde beklerken işaret geldi. Fısıltılar... Ve bir kapı… Kendine layık görmediği ona bahşedilmişti. Karanlıktan sıyrılıp, fısıltıların geldiği, içinden çıkan ışığın karanlığı öldürdüğü kapıdan geçti. Sonsuzluğa ulaşmıştı artık. Tarifsiz bir duyguydu bu. Bedeninin içinde olsa gözlerinden yaşlar boşanır, kollarını kaldırıp sonsuzluğu kucaklardı.
Ama onu bekleyenin ebedi huzur olmadığını anlaması uzun sürmedi. Ne nurdan bir ışık vardı, ne de karışacağı bir sonsuzluk. Üst kattaydı. Uyduruk bir ampulün aydınlattığı bir odada. Az önce aralarında fısıldaştıklarını işittiği katilleri karşısında duruyordu. Yerler kah iki üç kelime yazılıp kırıştırılmış, kah beyaz bir nokta kalmayıncaya kadar yazılmış kağıtlardan oluşan bir halıyla kaplıydı. İçeri doğru ilerledi. Katilleri onu göremiyordu.
Yazar elleri cebinde camdan dışarıya bakıyordu. Hasta gibi duran mavi hırkalı kadın sinirli bir ses tonuyla,
“Bizi yazarak var ettiğin gibi neden onu da yazarak öldürmüyorsun ki?” diye sordu. Belli ki bu soru ilk kez çınlamıyordu bu dört duvar arasında.
“Dedim ya, ikisi farklı şeyler.” Yazar, camın başından ayrılıp odanın köşesinde, üstünde siyah bir daktilo duran masanın başına geçip oturdu. Bir zaman bir şeyler yazacakmış gibi durdu, ama sonra vazgeçip arkasına yaslandı. Aklına gelen her neyse şimdi yazmaktan vazgeçmişti anlaşılan.
“Hem daha güçlü değilim. Var olan gücümü de firara harcadım.”  
Fahişe bacak bacak üstüne atmış, üstteki bacağını durmadan sallıyor, ağzındaki sakızı iğrenç sesler çıkartarak çiğniyordu. Berbat haldeydi. Sanki öne eğilse gözleri yuvalarından çıkıp yere düşecekti. Sonra sakızı çıkarıp yere attı. Kocaman, yeşil, sümüksü nesne yerdeki bir kâğıda yapışıp kaldı. Yazar üstünde fahişenin ön dişlerinden biri duran sakıza bakarak konuşmasını sürdürdü. İki kadından da daha iyi durumdaydı.
“O yüzden bu işi başka türlü yapmalıyız.”  
“O zaman kapısına dayanıp boğalım onu,” dedi fahişe. “Eğer bu işi kelimelerle yapamayacaksan ellerimizle yapalım.” Gözlerinde şeytani bir parıltı vardı. Değil birini boğmak, ayağa kalkacak hali yok gibi görünüyordu oysa.
İnanamıyordu. Yazarak var etmek istedikleri, karşısında durmuş onu boğarak yok etmekten bahsediyorlardı. Ama haklı değiller miydi? Onları ölüme terk etmemiş miydi? Üçünü birden.
“Aslında buna değmez bile,” dedi yazar. “Bizi yazamayacak kadar yeteneksizdi. Kendi yarattığının hikâyelerine göz dikecek kadar da zavallı.”
Doğruydu bu. Yüreğini dağlayan bu sözler gerçekti. Bedeni olmadığı halde yüzünün kızardığını hissetti. Şimdi uydurduğu karakterler karşısında kendini o kadar aciz hissediyordu ki… Özellikle de kendi yaratıcısını küçümseyen -ve bunda haklı olan- yazar karşısında.
Onlarla baş edemezdi. Mavi hırkalı kadın kadar sinsi, fahişe kadar tecrübeli, yazar kadar yetenekli değildi. Onları sadece uyduruk karakterler olarak kurgulamıştı. Oysa düşlediği yazar bir yolunu bulup aklından kaçmış ve diğer iki karaktere de ruh vermişti. Onlara duygulardan bir kılıf dikmişti. Onları kendisinin asla yapamayacağı kadar gerçek kılmıştı. Şimdi halı görevi gören kâğıtlar onların öyküleriyle dolu olmalıydı. Bu işi yazar üstlenmese, kısa süre sonra yok olup gideceklerdi. Kendisi yatmaktan başka neye yarıyordu ki? 
“Ama bize kapısını açar mı ki? Kırmaya kalkarsak da çok gürültü çıkar,” diye kendi fikrini sorguladı fahişe.
“Ben onu kandırmanın bir yolunu bulurum,” dedi mavi hırkalı kadın. Sesi yılan tıslaması gibiydi. “Onu kandırıp kapıyı açtırabilirim.”
“Bu işi başka türlü yapmalıyız,” diye yineledi yazar. Sanki aklında bir fikir vardı ama bunu mavi hırkalı kadının ağzından duymak ister gibiydi. “Ona fiziksel olarak zarar verecek kadar güçlü değiliz daha.” Ve yazmaya başladı. Güçlenmeleri için yazması gerektiğinin bilincindeydi. Bembeyaz bir sayfa kelimelerle dolunca yerini yenisi aldı. Her dolan sayfa yaşanmış anılar olarak onların hayatlarındaki yerini alıyordu. Her kelime, her cümle, her paragraf onları biraz daha gerçek kılıyordu.
Kara kara düşünen mavi hırkalı kadın, “İntihar!” dedi. Yüzünde günlerdir dilinin ucunda olan kelimeyi hatırlamış gibi bir rahatlama belirdi. Sonra kelimeyi daha büyük bir zevkle tekrarladı. “İntihar!”  Yazar neredeyse bütünleştiği daktilodan başını kaldırıp gülümsedi.
“Evet,” dedi. “İşte yolu bu.” Sırıtarak, sorduğu bilmecenin cevabını bulan mavi hırkalı kadına bakıyordu.
Yazar daktilonun başına geçtiğinden beri yüzüne renk gelmeye başlayan fahişe -herhalde son sayfalar onun hakkındaydı- kahkaha atmaya başladı. Şimdi hep beraber gülüyor, bir kutsal kelimeymişçesine aynı kelimeyi tekrarlayıp duruyorlardı.
“İntihar! İntihar! İntihar!”
*******
Uyandığında kahkahalar kulağında çınlıyordu. Doğrulup ter gölünün içinde oturdu. Kâbus mu görmüştü? Sanmıyordu. Bir şekilde düşledikleriyle arasında bir bağ olmalıydı. Gördükleri düş olamayacak kadar gerçekçiydi.
Saçmalıyordu. Sıradan bir rüya olmasa bile kâbustan öte değildi. Kafasının tasarladığı üç boktan karakter daha kelimelerde bile var olmamıştı. Onların etten kemikten var olduklarına inanmak saçmalıktan başka ne olabilirdi ki? Az önce gördüğü sadece bir kâbustu, daha ötesi değil.
Fare tıkırtılarının neden olduğu bir kâbus.
Yine de temkinli davranmalıydı. Üçünü de doğmadan öldürmeye karar verdi. Aklından bir kürtajla söküp alacaktı onları, yaşama hakkı tanımayacaktı. İsimlerini aklının en karanlık mahzenlerine kilitleyip sonsuza dek unutacaktı. Haklarında bir kelime bile yazmayacaktı, ki zaten yazabileceği de yoktu.
Kalbi hızlı ama düzenli bir şekilde çarpıyor, şakaklarından süzülerek akan terler yanaklarını kaşındırıyordu. Biri, “Affedersiniz,” dediğinde hala yatağın içinde oturuyordu.  Oydu. Bakmasına gerek yoktu. Kemiksiz bir yaratık gibi kapının altından süzülüp içeri girmiş olmalıydı. İşte o zaman bir şeyin daha farkına vardı. Daktilosu… Yerinde yoktu.
Demek hepsi gerçekti.
“Yaklaşma!” diye haykırdı. “Uzak dur benden!”
“Şey… Ben sadece… Kapı aralıktı… ” Mavi hırkalı kadın sözlerinin doğruluğunu desteklemek istercesine arkasına dönüp baktı. Sanki açık olduğunu iddia ettiği sokak kapısını gösterebilecekmiş gibi.
“Yalnızca iyi misiniz diye merak ettim.”
“Yaklaşma dedim sana, uzak dur benden!”
Ama mavi hırkalı kadın yaklaşmayı sürdürdü. Tehlikeli olmadığına inandırmak için iki elini omuz hizasına kaldırmıştı.
“Lütfen korkmayın.”
Ve daktilo sesi yine başladı. Davetsizce kulaklarından içeri süzülüp bir fare gibi beynini kemiriyordu. Bu arada kadın birkaç adım daha attı. Yavaş, sinsice, avını kaçırmak istemeyen bir avcı gibi. Uzattığı kemikli eliyle onu bu kâbustan kurtarmayı vadediyordu.
“Lütfen korkmayın. Her şey yolunda. Beni tanımış olmalısınız.”
Evet tanımıştı. Nasıl tanımazdı ki? Melek yüzlü şeytan. Yüreği kahpelikle dolu olan. Ares’in kana susamışlığını, Hades’in açgözlülüğünü içinde ruh diye taşıyandı o. Cildi plastik gibi cansız, yüzü mimiksizdi, uyduruk bir oyuncak bebek gibi. Canlı gibi değildi ama hareket ediyordu. 
Uzanan el onu harekete geçirmişti. Tırnaksızdı. Kendini aniden, yanmakta olan bir gemiden kurtulmak istercesine yataktan aşağı attı. Ama bedenini bekleyen suyun güvenli kolları değil, sert zemindi. Elini yere biçimsiz koyduğundan birkaç parmağı kırılmış olmalıydı, ama hissedecek durumda değildi.
“Yaklaşma bana!” diye yalvardı. Beynini kemiren daktilo sesini duymamak için ellerini kulaklarına bastırmıştı. Ama ses azgın sular gibiydi, engel tanımıyordu.
“Bir adım daha atarsan atlarım aşağı,” diye tehdit etti düşmanını.
“Atla o zaman!” dedi mavi hırkalı kadın. İşte sonunda yüreği yüzüne yansımıştı. Sanki kötülük cismanileşmiş, gözlerinden akıyordu.
“Senin yüzünden neredeyse var olamadan yok oluyorduk. Atla ve öl! Geber! Yok ol!” Mavi hırkalı kadın komodinin üstünde duran bibloyu aldı. İşte cinayet silahı da belli olmuştu.
Ellerini kulaklarından çekip refleks olarak başının üstüne kaldırdı. İki parmağı yaratılışına ihanet eder gibi çarpık duruyordu. Katilinin bibloyu tutan eli havaya kalktı. Her şeyin bitmesine ne kadar da az kalmıştı. Az sonra ölecekti. Bedeni boş bir kılıf gibi yere serilecekti. Yorgunluktan sıkışan kasları gevşedi. Kalan son gücü de buharlaşıp uçtu. Gözlerini kapadı. Gözyaşları kapalı gözkapaklarının arasından yanaklarına doğru süzüldü. Ağlıyordu. Hem korkudan, hem de huzurdan. Evet, huzur da duyuyordu. Ne de olsa adına hayat denen işkence az sonra sona erecekti. Ölüme hazırdı. Ama biblo kafasına inmedi. Başının üzerinden bir cismin hızla geçtiğini hissetti. Sonra cam parçaları kafasına ve sokağa yağdı. Plastik kadın bibloyu cama fırlatmıştı. Soğuk hava davetsizce içeriye doldu.
Gözlerini açtı. Ama açmasıyla buna pişman olması bir oldu. Karşısında bir canavar duruyordu. Etten, kemikten değil, hikâyelerle dolu sayfalardan, resimlerle süslü ciltlerden oluşan bir canavar. Düzelttiği kitaplardan oluşan bir yaratık. Başından saç yerine fışkıran şerit şerit kâğıtlar ince yılanlar gibi hareket ediyordu. Yüzü beyaz bir sayfaydı. V harfinden dişlerle dolu ağzı, yüzünün bir yanından diğer yanına dek uzanıyordu. Canavar yan dönmüş A harfinden gözleriyle ona nefretle bakıyordu.
“Atla!” dedi, pencereyi göstererek.
Kenarları kırık cam parçalarıyla kaplı çerçeveye baktı. Pencere ikinci bir canavarı andırıyordu. Sivri cam parçalarından dişleri olan bir canavarı.
“Atlasana!” diye yineledi canavar. “Yoksa seni parçalara ayırır yerim.”
Kapana kısılmıştı. Ölüm ona her iki yanından merhaba diyordu. Tek yapması gereken birine karşılık vermekti. Ve pencereyi seçti. Yıllardır zamanıyla beraber hayallerini de yiyen canavarın bir de etini yemesine izin vermedi. Yorgun vücudu çerçeveden geçerken birkaç camdan diş etine saplanıp kırıldı. Ama acı duymadı. Tek duyduğu arsız kahkahalardı.
Sonra kaldırıma çakıldı.
*******
Ölmemişti. Canı da yanmıyordu. Yüzükoyun yattığı yerde bir süre kendi kanının kokusunu duymak için bekledi, ama bu da olmadı. Kahkahalar da kesilmişti. Tek duyduğu kuş cıvıltılarıydı. Her sabah duyduğu ama sahibini bir türlü göremediği cıvıltılar... Tekinsiz değil, insanın içini huzurla dolduran kuş cıvıltıları. Ama sesleri boğuktu. Kuşlardan cesaret alıp bir süre açmaya korktuğu gözlerini açtı. Yattığı yer kaldırım değildi. Rengi solmuş parkenin üstündeydi. Yatak odasındaydı. Kuş sesleri kapalı camın ardından geliyordu. Pencereye baktı. Camı çerçevesinin içinde sapasağlam duruyordu. Şafak sökmeye başlamıştı. Bu sefer uyandığından emin olmak için ayağa kalkıp pencereyi açtı. Temiz hava odaya ve ciğerlerine doldu. Kuş sesleri başka bir güzelleşti o zaman. Kulaklarından girip tüm bedenini huzurla yıkadı. Sonra aniden dönüp daktilosuna baktı; yerindeydi. İçi tamamen rahatladı o zaman. Kâbus içinde kâbus görmüştü.
 Sadece bir kâbus.
Camı açık bırakıp daktilonun başına oturdu. İşe gitmeyecekti. Ne o gün, ne de başka bir gün.
 Canavarı ölüme mahkûm edecekti.
Temiz bir sayfayı daktilosuna yerleştirdi ve yazmaya başladı, bu ilk cümlelerin ilk romanının girişi olmasını dileyerek.
İşi, gününün yarısını yemeden doymayan iştahlı bir canavardı. Yazmaya harcayacağı altın değerindeki saatleri, dakika dakika midesine indiriyordu. Bazen doymayıp fazladan birkaç saatini yutuverdiği de olurdu.
O sırada minik bir canlı, odanın ortasında durmuş onu inceliyordu. Ama kendini işine o kadar kaptırmıştı ki, ne fareyi gördü, ne de daha sonra duvarların içindeki labirentine geri dönen farenin çıkardığı tıkırtıları işitti. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...