7 Ağustos 2012 Salı

Oğul (Öykü)

Frpnet, Frpworld ve Kitap Kokusu sitelerinin ortaklaşa düzenlediği 
2009 tarihli "Korku Öyküleri Yarışması" ikincisi.


Ağacın silueti, gökyüzünün kızıllığına damlatılmış bir damla mürekkep gibiydi. Sanki her saniye dağılmaya, yayılmaya devam ediyordu. Gövdesi genişliyor, kara dalları uzuyor, kızıllığı yutup karanlığına katmaya çabalıyordu.

Aslında ağacın büyüdüğü falan yoktu. Öyle gözüküyordu, çünkü… Çünkü ilerliyordu; toprağın içinden çıkardığı kökleriyle ona doğru yaklaşıyordu. Kana susamış tek gözlü bir dev gibi değil; havada süzülerek ilerleyen habis bir hayalet kadar sessiz, gözleri önünde sallanan bir zincirin ucundaki köstekli saat kadar hipnotize ediciydi.

Ayyaş elinde baltası donup kalmıştı. Kâbusları daha da beter hale sokan karabasan görünmez kollarıyla sarılmıştı bacaklarına. Kıpırdayamıyordu, bağıramıyordu. Sadece izliyordu.

Ve ölüm, ağaç kılığına girmiş yaklaşıyordu.

Ayyaş yapabileceği tek şeyi yaptı; gözlerini yumdu. Ve o koca cüsseli devin, bedenini bezden bir bebek gibi parçalara ayırıp canını almasını bekledi. Kalbi göğsünden fırlayıp kaçmak istercesine gümlüyordu. Katili yaklaşıyor olmalıydı. Saniyeler içinde aralarındaki mesafeyi kapatacaktı ve…

Ancak korktuğu olmadı. Kalbi ağzına kadar korkuyla dolu olsa da hala atıyordu. Hayattaydı.

Gözlerini açtı. Ağaç hiç yerinden kıpırdamamış gibi ilerideki tepeciğin üzerinde duruyordu. Gökyüzü az öncesinin aksine masmaviydi. Beyaz bulutlar, denizi andıran maviliğin içinde yüzercesine ilerliyordu. Küçük bir çocuğun kaleminden çıkmış gibiydiler. Besili koyunlar gibi şişmandı hepsi. Ancak aralarından biri farklıydı. Gözü o farklı olana, testereye benzeyen buluta takıldı. Bir süre izledi onu. Buluttan testere kısa süre sonra dağıldı, bambaşka bir şekle büründü. İşte o sırada duydu sesi. Bakışlarını yeniden ağaca çevirdi. Bir çocuk ağacın heybetli gövdesinin etrafında koşturuyordu, görünmez bir arkadaşını kovalıyormuş gibi. Sonra ellerini havaya kaldırıp ağacın dallarına uzanmaya çabaladı. Bir dala değil de annesinin eline uzanmaya çalışıyordu sanki. Boyu yetişmeyince de zıplamaya başladı. Kahkahaları kulağına kadar ulaşıyordu. Ancak beş altı denemeden sonra birden durdu. Kahkahaları da kesildi.

Ayyaş, çocuğun yorulduğu için durduğunu düşündü önce. Ama sonra… Hayır, yorulduğu falan yoktu. Onu fark ettiği için durmuştu. Durmuş, belki de orada ne işi olduğunu sorarcasına bakıyordu. O mesafeden yüzünü seçmesi olanaksızdı, ama yanılmadığından da emindi. Çocuk dosdoğru ona bakıyor, içindeki nefreti gözlerinden kusuyordu. Evet, adı gibi emindi bundan. Habis bakışlarının üzerine dikili olduğunu biliyordu. Daha doğrusu hissediyordu. Ne beter bir histi bu. O baktıkça görünmez eller boğazını sıkıyor, o baktıkça kalbi sıkışıyor, o baktıkça ölüm biraz daha yaklaşıyordu.

Ayyaş ürperdi, bir hayalet sırtına dokunmuşçasına. Sanki karşısındaki çocuk falan değil de şeytanın ta kendiymişçesine. Yine gözlerini yumup kurtulmak istedi. Belki az önceki gibi tekrar düzelirdi her şey.  Ancak gözlerini kapamasıyla yaptığına pişman olması bir oldu. Hala görüyordu. Nasıl olurdu bu? Sanki gözlerinin üstüne kapanan gözkapakları değildi de gerçeği görmesini sağlayan bir gözlüktü. Her yer alev alevdi şimdi. İlerideki tepecik, ağaç, çocuk, hatta bulutlar bile. Ateş yutmuştu hepsini. Üstelik kendisi de yanıyordu. Kızıl alevler her yanını sarmış, etlerini kavuruyordu.

Cehennemdi burası. Evet, başka neresi olabilirdi ki?

Birden telaşa kapıldı. Yanan etinin kokusunu duyabiliyordu. Çocuksa yeniden kahkaha atmaya başlamıştı. Ama sesi farklıydı bu kez. Kahkahaları ateşi harlıyordu. Çocuk… İnsan değildi. Ayyaş artık emindi bundan.

Her ne ise insan değildi. Her ne ise… 


Öykünün tamamı ve çok daha fazlası Altın Madalyon E-Dergi'de.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...