18 Ağustos 2012 Cumartesi

Doğum (Kan Yaşamdır) (Öykü)



Kan yaşamdır.
Bela Lugosi - Dracula

Bölük pörçük görüntüler belirmeye başladı kafasında. Önce sadece görüntüler vardı. Sonra sesler eklendi onlara. Kendi kahkahalarını işitmeye başladı. Birisi daha vardı yanında. Bir çocuk… Onunla birlikte geniş koridorlarda koşturuyorlardı. Neresiydi burası?

 Sonra birden değişti görüntü. Çocuk karşısında duruyordu artık. Yüzü bir çocuğun yüzüydü, ama gözleri…  Zekâ ve özgüven fışkırıyordu o gözlerden. Gün gelip dünyayı dize getirecek birinin alev alev yanan gözlerine sahipti.

“Kanımın son damlasına kadar,” dedi çocuk. “Kanımın son damlasına kadar yanındayım.” Sonra mücevherlerle bezeli bir hançerin keskin yanını sağ kolunun iç kısmına sürttü. Kırmızı bir çizgi belirdi kolunda. Ve kan ardında ince bir iz bırakarak dirseğine doğru süzülmeye başladı. Çocuk bu kez ona uzattı hançeri.

 Kimdi bu çocuk? Kimdi, kim? Bir yanı hayatını ortaya koyacağını düşünüyordu onun için. Ama hançere uzanırken, baktığı yüz bir anlığına on yıl yaşlandı, genç bir delikanlının yüzüne dönüştü. Bu kısacık süre içinde başka bir yanı -karanlık bir nefret, hiddet ve intikam hırsıyla dolu olan yanı- hançeri alıp onun boğazına saplamasını haykırdı. Ağzında kan tadı vardı şimdi. Acı dolu feryatlar işitmeye başlamıştı. Kadınlara, yaşlılara, hatta çocuklara aitti bu canhıraş çığlıklar. Ama bir nebze olsun üzüntü duymadı içinde. Hatta zevk duyuyordu, ona güç veriyordu bu insanların acıları. Sık ağaçlardan oluşan bir orman vardı şimdi karşısında. Ağaçların dalları sert esen rüzgârla sallanıyordu. Çığlıklar ağaçlardan mı geliyordu yoksa? Tam olarak ne olduğunu anlayamadan çabucak silindi bu görüntü gözlerinin önünden. Çığlıklar da giderek azaldı ve sonunda yok oldu. Yine çocuk belirdi karşısında. Bir yanının ölesiye nefret ettiği, bir yanının dost olarak bildiği, bir türlü kim olduğunu çıkaramadığı çocuk.

Hançeri ondan aldı ve tıpkı onun gibi sağ kolunun iç tarafına sürttü. Hafif bir acı hissetti, etinden kırmızı renkli yaşam sıvısı akarken.

“Kanımın son damlasına kadar yanındayım.” Bu bir çocuğun sesiydi. Demek kendisi de çocuktu.

İki kol havada birleşti, iki farklı kan birbirine karışıp farklı damarlarda akmaya başladı. Kan kardeşi olmuşlardı artık. Ama yine nefret dolu yanı benliğini ele geçirdi. O kandan kurtulman gerekli diye emretti ona. Hançerle etini parçalamalı, kanını akıtmalıydı, ta ki onun kanından kurtulana dek.

*******

İçlerinden birinin yırtılmak üzere olan bir çuval, diğerininse kocaman bir toprak küp taşıdığı iki cübbeli adam, topraktan fırlamış çarpık çurpuk, kararmış mezar taşlarının bir devin dişlerine benzediği mezarlığa girdiklerinde saat sabahın üçüydü. Asırlar önce ölmüş bedenlerin gömülü olduğu, yaşayanların çoktan unuttuğu bir mezarlıktı burası. Diz boyu yabani otun sardığı dar yollarda hızlı adımlarla ilerlemeye başladılar. Dolunayın, gökyüzüne uzanan kavakların arasından süzülen ışığı altında aradıkları yeri zorlanmadan buldular. Oysa şimdi durdukları yerde ne bir mezar taşı, ne de başka bir işaret vardı. Ama aradıkları şeyin yarım metre önlerinde, toprağın altında olduğunu biliyorlardı. İnsan aklının almayacağı güçler yardım ediyordu onlara. Az sonra asırlardır beklenen doğacaktı. Olacaklara tek tanıklık edecek de lacivert bir okyanusa benzeyen gökyüzündeki ay olacaktı. O gece ay kızıla boyanacaktı.

Rahip çuvalın ağzındaki sıkı düğümü açınca insanın midesini kaldıracak kadar pis bir koku yayıldı içinden. Ama umursamadı adam. Çuvalın içindekileri ıslak toprağın üzerine boşalttı. Çürümüş insan kemikleriydi bunlar. Sadece kafatası eksik olan bir iskeletin parçaları. Aynı anda ölümü çağrıştıran kavaklar sağa sola sallanmaya başladılar; sanki aralarında fısıldaşıyor, az sonra olacakları tahmin etmişçesine köklerini topraktan kurtarıp kaçmaya uğraşıyorlardı. Karanlığın içinde köpekler uluyordu. Rahip taşıdığı çuvalınkine benzer bir kumaştan yapılmış cübbesinin cebinden ufak bir kese çıkardı. Kesenin ağzını açıp orta, işaret ve başparmağını içine daldırdı. Parmaklarını dışarı çıkardığında kokusu kemiklerden de beter bir madde vardı aralarında. Köpekler çılgınlar gibi havlayıp ulurken rahip bir büyüyü andıran sözler mırıldanmaya başladı ve tozu kemiklerin üzerine serpti.

*******

Şimdi türlü yiyecekle donanmış tahta bir masanın başında oturuyordu. Güçlü bedeni kalın bir zırhın içindeydi. Uzun kara saçları omuzlarından göğsüne doğru dökülüyordu. Yine kan tadı vardı ağzında. Göz ucuyla zırhın önündeki kırmızı ejder simgesini görebiliyordu. Çocuk değildi artık. Bakışlarını yemeklerden kaldırıp ileriye dikti. İşte o zaman az önce orman sandığı şeyi gördü.  Karşısındaki kızıla boyanmış uçsuz bucaksız araziyi kaplayan şeyler ağaç değildi. Ağaçlar yalvaramaz, ağaçlar ağlayamaz, ağaçlar bu insanlık dışı sesleri çıkaramazlardı. Ve ağaçların kanı akmazdı. Oysa karşısındakiler ağlıyor, yalvarıyor, iç paralayıcı sesler çıkarıyorlardı. Ve onların kanı akıyordu. Çünkü insanlardı. Kabukları soyulup yağlanmış ve uçları sivriltilmiş kalın ağaç dallarına diklemesine oturtulmuş askerlerdi. Buna rağmen çoğu yaşıyordu. Acı çekecek ama kısa sürede ölmeyecek biçimde oturtulmuşlardı kazıklara. Binlerce askerin feryatlarını dinliyordu. Kulağına aklını kaçıran askerlerin kahkahaları da geliyordu ara sıra. Cehennemin müziğiydi bu. Zevk alıyordu dinlemekten. Hiçbir müzik aleti ruhunu bu kadar dinlendiremezdi. Hiçbir nota bir araya gelip bu kadar etkileyici bir melodi yaratamazdı. Bazen azalıyordu müzik. O zaman görevlendirdiği adamları acıdan bayılanları tekrar kendine getiriyordu. Ve yine güçleniyordu müzik o zaman. Bayılmak ya da ölmek yasaktı, dünyadaki cehennemde yaşayan askerlere. Müzik asla kesilmemeliydi.

*******

Kemikler, rahip habis kelimeler mırıldandıkça birleşmeye başladı. Kaburga kemikleri ufak bir kafes gibi bir araya geldi. Dağınık halde duran diğer kemikler de olması gereken yerlere yerleştiler. Toprağın üstünde başsız bir insan iskeleti uzanıyordu şimdi. Köpeklerin ulumalarına fısıltılar eklenmişti artık. Ama kavaklardan gelmiyordu bu sesler. Toprağın altından, ölülerden geliyordu.

*******

Masa başında değildi artık. Bir köy meydanındaydı. Değişmeyen tek şey müzikti. Az önce duyduğundan biraz daha farklı ama içini yine huzurla dolduran bir müzikti. Meydanın ortasında insanlardan oluşturulmuş bir tepe vardı. Kolları bacakları kırılmış çocuklardan, kadınlardan ve yaşlılardan oluşuyordu tepe. Etrafında ellerinde meşaleler olan askerler duruyordu. Meşaleler dehşetten çarpılmış yüzleri aydınlatıyordu. Acıyla inleyen tepenin altından oluk oluk kan akıyordu. Kan yaşamdır, diye geçirdi aklından. Kan hayattır. Yere eğilip elini kana batırdı. Avucunu yalarken çenesinden boynuna doğru akıyordu onlarca insanın birbirine karışmış kanı. O ise aynı şeyi düşünüyordu. Kan yaşamdır! Bir asker elindeki meşaleyi, tepenin yanından fırlamış bir çocuk bacağına değdirdi, etten bir fitilmişçesine. Alevler önce bacağı, kısa sürede de tepeyi sarıverdi. Bir anda on derece birden ısındı gece. Etrafı, kararan etlerin dayanılmaz kokusu, insanların tarifsiz çığlıkları kapladı. Kan yaşamdır, dedi bir kez daha kendi kendine. Kan yaşamdır!

*******

Rahibin ağzından kelimelerden başka bir şey daha çıkıyordu şimdi. Sanki söylediği sözcükler cismanileşiyordu. Dudaklarının arasından siyah bir duman süzülmeye başlamıştı. Duman bilinç sahibiymiş gibi hareket ediyordu. Havada yılan gibi kıvrılarak ilerledi ve başsız iskeletin etrafını sardı. Kirlenmiş bir ruhtu sanki. Günahları yüzünden lanetlenmiş bir hayaletti. Kara bir nefretti.

Rahip susmuştu artık. Bir an iskelete baktı. Sonra kafası ağır ağır sol omzuna doğru düştü, ardından da yere yığılıp kaldı, ipleri kesilmiş bir kukla gibi. Açık kalan gözleri hala efendisine dikiliydi. Başının tam yanındaki çürümüş yaprakların arasından bir kırkayak kafasını uzattı. Belki de güvenli bir yuva sanmıştı adamın açık ağzını. İlerleyip iki dudağının arasından süzülüp içeriye daldı.

Toprak küpü tutan diğer rahip ise dönüp bakmadı bile ona. Gözlerini, asırlardır bir gölün üzerine kurulu Snagov Manastırı’nda korunan iskeletten ayıramıyordu. Ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu. Asırlar öncesinden planlanan bu kutsal gecenin bir parçası olmak… Kelimelerle tarif edilmesi imkânsızdı bunun.

Duman kemiklerin içine işleyip gözden kayboldu. Aynı anda iskeletin parmak kemikleri hareket etmeye başladı. “Sonunda!” dedi rahip. “Sonunda!” Köpekler ulumaya devam ediyordu. Toprağın altından ise daha korkunç sesler yükseliyordu.

*******

Alevlerin içinde basamaklar belirmişti. Sonsuzluğa doğru uzanıyorlardı sanki. Kızıla boyanmış insan tepesi silikleşmeye, çığlıklar kısılmaya başlamıştı. Tepe silikleştikçe basamaklar daha da belirginleşiyordu. Sonunda tamamen kayboldu dev ateş. Şimdi sadece basamaklar vardı. Bir kalenin dev basamaklarıydı bunlar. Kendi kalesiydi burası. Yüzlerce metre yükseklikteki sarp bir dağın zirvesine kurulu Poeinari Kalesi’ydi. Dışarıdan birbirine çarpan kılıçların sesleri ve gürültülü savaş marşları geliyor, kulaklarına işkence ediyordu. Kalenin etrafı sarılmıştı. Sağ kolu sızlamaya başladı birden. Bakınca kolunun iç tarafında bir yara izi gördü. Sanki içi minik kurtlarla doluydu yara izinin. Derisinin altında kımıl kımıl hareket ediyor, etiyle besleniyorlardı. Artık her şeyi hatırlıyordu. Çocukken kan kardeşi olan şimdi can düşmanına dönüşmüştü. Dışarıdaki onun ordusuydu. Canını almaya gelmişti. Ama kolay teslim olmayacağım, diye düşündü. Asla sağ ele geçiremezlerdi onu. Bakışları birden basamakları tırmanan birine takıldı. Sanki bir hayalet süzülerek tırmanıyordu yukarıya doğru. Daha dikkatli bakınca onun hayalet olmadığını anladı. “Elizabetha!” diye bağırdı beyaz bir elbise içindeki kadının ardından. Elizabetha bekle!” Basamakları birer ikişer tırmanmaya başladı. Ama kadın yetişemeyeceği kadar ilerideydi. Sonunda sarp kayalıklara açılan bir pencere bulunan basamakların sonuna ulaşmak üzereydi. Pencere açıktı ve iki yanındaki dev perdeler rüzgârla uçuşuyordu, sanki karısını almak üzere uzanan dev bir hayaletin kolları gibi. 

*******

Rahip küpün içindeki kanı iskeletin üstüne boca etti. Kızıla boyadı asırlık kemikleri. Kemikler tıpkı dumanı olduğu gibi kanı da emmeye başladılar. Kulaklarını kemiren, sinir bozucu tiz bir ses duymaya başladı rahip. Küp elinden düşüp parçalandı. Ama adam farkına bile varmadı bunun. Faltaşı gibi açılmış gözlerini efendisinden ayıramıyordu. Topraktan yumruk büyüklüğünde böcekler fışkırmaya başlayınca nereden geldiği anlaşıldı sesin. Onlardan geliyordu bu kötücül ses. Toprağın altındaki cesetlerle beslenen türlü böcekten. Böcekler iskeleti sarmaya başlamıştı. Gözlerinin önünde bir mucize gerçekleşiyordu rahibin. Cehennemden çıkmışa benzeyen bu küçük yaratıklar bir erkek bedeni oluşturuyorlardı. Sinirler, damarlar, organlar, kaslar meydana geldi iskeletin üzerinde. Son olarak da deriyle kaplandı kaslar. Ve başsız beden doğruldu.

*******

“Elizabetha!” diye bağırdı bir kez daha. Sesi titriyordu. Basamakları tırmandıkça dışarıdaki sesleri daha iyi duyuyordu. Sinir bozucu savaş marşları gittikçe kuvvetleniyordu. Ama dayanabilirdi buna. Düşmanın sinirlerini yıpratmak için yaptığı bu işkenceye katlanabilirdi. Haftalardır katlanıyordu da. Ama karısı… Elizabetha, daha fazla dayanamayacaktı anlaşılan. “Elizabetha, dur! Yalvarırım dur!” Kadın durdu da. Yerden başının birkaç metre üstüne kadar uzanan pencere önünde öylece dikilmeye, aşağıdaki savaşı izlemeye başladı. Üçer beşer tırmanıyordu basamakları şimdi. Atlamadan yetişebilecekti ona. Sadece birkaç basamak daha… Ama o elini uzattığında kadın kollarını iki yana açıp kendisini boşluğa bıraktı, beyaz bir güvercin gibi. Bir an karısının uçacağını, kâbusun sardığı bu kaleden kurtulup güvenli bir yere ulaşacağını düşündü. Ama kadın gökyüzüne yükseleceğine, kayalıklara çakıldı. Beyaz elbisesi kızıla boyanmıştı. Öfke dolu bakışlarını metrelerce aşağıda kendi ordusuyla savaşan Osmanlı ordusuna dikti. Tüm benliğini öfke sarmıştı şimdi. Tüm duygularını, düşüncelerini kara bir sis gibi kaplamıştı. Hızla inmeye başladı basamakları. Kaleden çıkıp savaşın ortasına attı kendini. Üzerinde zırhı bile yoktu. Ellerindeki iki kılıcı Osmanlı askerlerine doğru savuruyordu. Sonunda dayanılmaz bir acı duydu sırtında. Aynı acıyı saplanan bir kılıç yüzünden göğsünde de hissetti. Yere yığıldı birden. Sesler uzaklaşmıştı. Başka bir boyuttan geliyorlardı sanki. Başına toplanan Osmanlı askerlerini gördü. Ölmüştü oysa. Nasıl görüyordu ki bunları? İçlerinden biri elindeki kılıcı boynuna sürtmeye başlayınca dehşete kapılıp bağırdı. Kafasını keserlerken sessiz çığlığı atmaya devam etti. Sonunda bedeninden ayrılan kafasını saçlarından tutup havaya kaldırdı asker. Kayalıklarda kanlar içinde yatan kendi bedenini görebiliyordu şimdi.

*******

Birden gözlerini açtı. Zifiri karanlıktı ortalık. Az önce gördükleri… Tüm gördükleri… Rüya mıydı hepsi? Hayır, diye düşündü. Rüya değillerdi. Ölmeden önce yaşadıkları tekrar canlanmıştı gözleri önünde. O halde… O halde mezarda olmalıydı. Ve nerede olduğunu da biliyordu. İstanbul’daydı. Bedeninden ayrı bir haldeydi. Kafasını kesip demir bir kutu içine koymuş ve gömmüşlerdi. Korkunç bir histi bu. Toprağın altında ve kendinde olmak dayanılmaz bir azaptı. Ama bedeninin toprağın üzerinde olduğunu hissediyordu. Toprağın altında daracık bir kutunun içinden kontrol edebiliyordu onu. Toprağı kazıp kurtaracaktı başını.

*******

Efendisinin bedeni ayağa kalktı. Rahibin kalbi korkudan deli gibi atıyor, önünde duran çıplak bedene bakamıyordu. Yerde yatan diğer rahibin cübbesini çıkarıp ona doğru uzattı. Başsız beden cübbeyi alıp giydi, sonra da toprağı kazmaya başladı. Elleri pençe gibiydi. Kısa sürede bir kutuya ulaşmıştı. Yanlarındaki iki kulptan tutup asırlardır gün yüzü görmemiş kutuyu toprağın üstüne çıkardı. Rahip ömrünün dakikalarla sınırlı olduğunu biliyordu. Yanaklarından süzülen yaşlar çenesinde birleşip toprağa damlıyordu. Ama korkudan değildi bu yaşlar. Sevinçtendi. Bu mucizeye tanık olduktan sonra yaşamasının bir anlamı yoktu zaten. Efendisi kutuyu açtı. Uzanıp başını elleri arasına aldı.

Bedeni kutuyu açtığında bir süre gözlerini açamadı. Ay ışığı bile çok parlak geliyordu ona. Ama kısa sürede alıştı ışığa. Bedeni başını alıp yerine taktı. Başı ve bedenini bağlayan kaslar, sinirler kısa sürede oluştu. Ve Vlad Tepeş, nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda ölümünün ardından üç asır geçtikten sonra tekrar nefes almaya başladı.

“Hangi yıldayız?”diye sordu Vlad Tepeş. Gözleri kıpkırmızıydı. Ağzından kan kokusu yayılıyordu. Sesi de bir insana ait değildi. Sanki on erkek sesi aynı ağızdan çıkıyordu. Rahip efendisi karşısında diz çöktü. İstese de ayakta duramazdı zaten. Korkudan dizlerinin bağı çözülmüştü. “On sekizinci yüzyıldayız efendimiz.” Tepeş cevap vermeyince devam etti. “Osmanlı askerleri başınızı... Başınızı kestiler. Sultan Mehmet’e götürmek için. Bedeninizi ise kayalıklardan aşağıya attılar. Ama atalarım onu bulup sakladı efendimiz. Onu Bükreş yakınlarındaki Snagov Manastırı’nda sakladılar. Ve sizi tekrar dirilttik efendimiz. Başardık bunu.” Ama Tepeş dinlemiyordu onu. Aklında tek isim vardı. Tek bir isim. Aynı sarayda büyüdüğü, aynı eğitimi aldığı, kan kardeşi olduğu ve sonunda karısının, sonsuz aşkı Elizabetha’nın ölümüne neden olan kişi. İçini sonsuz bir nefret, intikam hırsı ve öfkeyle dolduran kişi. Fatih Sultan Mehmet’ti bu isim. “Mehmet,” dedi Tepeş, sağ kolunun içindeki yara izine bakarken. Kızgın demir sürülmüş gibi sızlıyordu yara izi. Rahip korkudan sesinin çıkmayacağını düşündü bir an. Ama efendisine yanıt vermeyi başarabildi. “Efendimiz… Aradan üç asır geçti. Şimdi Osmanlı tahtında Üçüncü Mustafa oturuyor.” “Fark etmez,” dedi Tepeş o korkunç sesiyle. “İntikamımı alacağım. Hepsinden. Hepsini yağlı, hatta yağsız kazıklara oturtacağım. Buzlu sulara attıracağım, diri diri yaktıracağım. Kanlarını içeceğim onların. Acımasız bir ordu kuracağım. Evet, tarihin tanık olmadığı bir savaş başlatacağım sonra. Bu kez Wallachia’ya kral olmak için değil. Bu kez dünyayı ele geçireceğim.”

Tepeş üstüne doğru gelmeye başlayınca rahip onun dişlerinin de insana benzemediğini gördü. Bir canavarın dişleriydi bunlar. Kan emen bir yarasanın dişleriydi. Tepeş bu dişleri rahibin boynuna geçirdi. Yukarıda, yıldızlarla bezeli gökyüzündeki dolunay kızıla boyanmış onları izliyordu. Rahibin damarlarında bir damla kanı kalmamış cansız bedeni yere yığılırken Tepeş çenesinden akan kanı sildi koluyla. Kan yaşamdır, diye düşündü.

“Kan yaşamdır!”

2 yorum:

  1. Muhteşem bir öykü olmuş. Tebrikler

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim. Farklı konulardaki yazılarımın yanında öykülerimi de yayınlamayı sürdüreceğim. Eylülde uzun bir korku öykümü bölümler halinde paylaşacağım mesela.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...